30 Nisan 2015 Perşembe

Karakter Aşınması

Okumayı bitirdiğimde ikinci kez okumaya karar verdiğim nadir kitaplardan Karakter Aşınması. Yaşam öyküleriyle, tarihle, fabrika imgeleriyle kapitalizm ve karakter üzerine yapılmış tartışmalarla; kapitalizmin evrimini ve bu değişikliğin insan yaşamına, değerlerine, karakterine yaptığı etkiyi tartışıyor Richard Sennett.

Genelde okuduğum kitapların altı çizili satırlarını paylaşmayı, kitap hakkında fikir vermesi açısından iyi bir yöntem sayarım ancak bu kitaptan alıntılar paylaşmayacağım. Altı çizilmiş her bir satır bir önceki satırla ya da bir önceki anlatılmış yaşam öyküsüyle bağlantılı, yahut bir sonraki yaşam öyküsüne bir bakış kazandıracak ek bilgi niteliğinde çünkü. Alıntılanacak satırların burada sergileyeceği yalın hal, kitap hakkında vermesi gereken fikri vermeyebilir. Bu açıdan bütüncül bir kitap, onu parçalara ayırarak okumak imkansız. 

Richarde Sennett, karakteri oluşturan öğelerin;  ekonomiden ve iş hayatının işleyişinden bağımsız olgular olmadığını söyleyerek, eski kapitalizm ile esnekliğe evrilen yeni kapitalizmin insan karakterine, komşuluk ilişkilerine, aile hayatına yansımasını işliyor kitabında. Kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isterseniz; Marmara Üniversitesi Din Psikolojisi anabilim dalında yüksek lisans yapan öğrencilerin Modern Psikiyati dersi hocası Prof. Kemal Sayar'ın gözetiminde hazırladıkları konu ve kitap sunumlarının yer aldığı bir blogu incelemenizi ve kitabı mutlaka okumanızı öneririm. 

Kitabın arka kapağında yer alan tanıtım yazısı ise şöyle:

Yeni ekonomik düzenin büyülü sözcüğü "değişim"in doğası nedir, insanlara nasıl yansıyor? Her zaman kısa vadeye endeksli bir ekonomide kişi nasıl kalıcı değer ve hedeflere sahip olabilir? Her an parçalanan veya sürekli yeniden yapılanan kurumlarda, kişi kendi kimliğini ve yaşam öyküsünü nasıl oluşturabilir?

Küreselleşme olgusunu makro düzeyde inceleyen birçok kitap yayımlandığı halde, bu sürecin mikro düzeyi, insan karakteri üzerindeki etkileri pek az incelendi. Richard Sennett, Karakter Aşınması'nda bunu yapıyor. Ona göre sermayenin, günümüz ekonomisinin bütün dünyaya yayılmış dalgalı denizlerinde "hızlı kar"ın dışında bir başka amacı yok; şirketlerini piyasadaki anlık değişimlere müdahale edecek biçimde esnekleştirip, yeniden yapılandırıyor. Kişilerden sürekli kendisini yenilemesini, seyyar olmasını, risk almasını, rekabet becerisini geliştirerek yırtıcı bir karakter edinmesini, takım çalışmasında uyumlu olmasını bekliyor. Ancak eski kapitalizmin rutin ve monoton yapısına karşı savunulan bu politikaya yakından bakıldığı zaman sadece eski iktidar yapılarının rengini değiştirdiği görülüyor. Çalışanlar için esnekliğin anlamı ise yaşam boyu iş güvencesinin yok olması; sürekli iş ve şehir değiştererek yön duygusunu yitirmek; istikrarlı işlerin yerini geçici projelere bırakması ve bir işten diğerine, dünden yarına sürüklenen yaşam parçacıklarından beslenen, rekabetin körüklediği "güvensizlik" ve "kayıtsızlık" duygusu... Ve bir de karakter aşınması... Oysa insan karakteri, duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli olması ve başkalarıyla girdiğimiz ilişkilere yüklediğimiz etik değerler üzerinden gelişir. Karakter, içsel bütünlük, ilişkilerde karşılıklı bağlılık ve uzun vadeli bir hedef için çaba harcamak biçiminde kendini gösterir. Yeni kapitalizm ise güvenmeyi, bağlanmayı ve uzun vadeli planlar yapmayı karlı bulmaz, reddeder.
Sennett Karakter Aşınması'nda gelişmiş bilgisayarlarla üretilen ekmeğin kalitesinden çok, ekmeği yiyenlerin hayatına bakıyor ve soruyor: "Bu sistem insanın yaşamına değer ve anlam katıyor mu?" Ve ekliyor "değişim, kitlesel ayaklanmalarda değil, ihtiyaçlarını birbirleriyle paylaşan insanların arasında, toprakta yeşerir. İnsanları birbirleri için kaygılanmaz hale getiren bir rejimin, meşruiyetini uzun süre koruyamayacağından eminim."


21 Nisan 2015 Salı

Pasif Meşrep

Bir silah kuşanır gibi

Kuşbakışı bakıyorum yüzüme

Çelik rengi bir zırh, donuk

Toprak rengi benler yayılıyor coğrafyama

Hüzünden öte bir kazancım yok

Beni açan, kapatan

Yaralayıp duran sözlerimden başka

Silahtan üryan

Taşıdığım bir anlam yok

Pasif meşrep bir mücadele

Kendime yürüdüğüm kendimle üşüdüğüm

Hiç var olmamışlığa ayak direyerek

Nereye kadar bu kaçış ölümden

Hiçbir bağını çözmeden düğümlenmişin

Damla damla sulamadan çölü

Bir nehir ikiye bölüyor ömrümü

Meşrebimin yüzde yirmisi Müslüman

Sen karşıya geç Rabbinle

Ah, dibe çekiyor beni yüzde seksen

Nereye kadar bu kaçış bir iş görmekten

Omuzlarım çöküyor anlamsızlığın yükünden

Ah, aranızda dolanıyorum var olmaya aday

Zırhlar kuşanıp, zırhlar dökünen

Ben, yüzde yirmi Müslüman

Yüzde seksen cesaret edemeyen.


Sürekli Ergenlik

Çetin mücadelelerle dolu bir savaştan farksız hayatlarımız. Çocuklarımızın geleceğini kazanmak için, sistemin mecbur bıraktığı cephede zorunlu askerler olarak görev yaparken, bir yandan da, o mücadele içinde ihmal ettiğimiz sorumluluklar yüzünden, bir cephe daha açıyoruz evlerimizde, oturma odalarımızda. Yorgunluğun verdiği rehavetle biraz daha yükseltiyoruz insana yaslanan duvarlarımızı. Rüyalarımızda uçtuğumuz günler de geride kaldı. Kendi ağırlığımızın bin katı yük yükleniyor ve dik duruyoruz. Çok cepheli savaşımızda elde ettiğimiz zaferler, ruhumuzdaki o hiç doymayan mideye bir dilim daha atarken, tek cephede sürekli olarak kaybediyoruz: kendimizi.
Bu kadar mücadele arasında kendisiyle nasıl savaşabilir insan? Soruyu daha doğru bir şekilde soralım: Bu kadar mücadele arasında insan kendisiyle nasıl barışık olur?
Savaşta güç kadar strateji de önemli. Tüm enerjimizi savaş alanı olarak gördüğümüz hayatın günlük işlerine harcarken, ne aklımız strateji üretebiliyor, ne de bu koşuşturmada bedenlerimiz dinç kalıyor. Düşmanı alt etmeye odaklanmak, kaybeden/kazanan ikileminde kalan insan için asla kendisinin kazanamayacağı bir savaşta kendinden taraf olmak demek.
Her savaşın insanlığın (!) yararına bir icada sebep olduğunu düşünürsek, kişinin kendiyle savaşının yegâne ürünü kişisel gelişim kavramı olsa gerek, hem de yine insanlığın (!) yararına olduğu iddiasını yüklenerek. “Kendimi seviyorum, kendime rahat bir yaşamı seçiyorum, kendimi bağışlıyorum…” Yine kişisel gelişimin bir uzantısı gibi görünen “genç kalmak, sağlıklı yaşamak” gibi sloganlarla, beton ormanların arasına yer yer serpiştirilmiş koşu ve park alanlarında yükselen yeni bir cephe daha açıyoruz kendimize. Savaşımızı bedenlerimiz üzerinden sürdürmeye devam edeceğiz anlaşılan. Sokaklarda takım elbise yerine eşofman ve spor ayakkabıyla dolaşarak, “sağlıklıyım, yaşlanmayacağım” diye mesaj gönderiyoruz kendimize, çevremize, evrene. Yaşam biçimlerinin kolayca birer ideolojiye dönüştüğünü göz önünde tutarsak, en sağlıklı ideolojiyi keyifle tüketeceğiz anlaşılan. Kapitalizmin bir cilvesi olarak sürekli ergenliği arzulayacağız.

kanımız yoğunlaşırken damarlarımızda
korkma, ağaçlar da dökülüyor tepelerden
biçimsizliğe evriliyor şehir, su, ova
gökdelen gökdelen ağarıyor gökyüzü

kaskatı kesilmiş yeryüzünün
taş gibi kadınları taş gibi adamları
koşuyorlar yeni bir ergenliğe
dünyanın ihtiyar göbeğinde



Güvenlik Duvarı

Yüzlerce bulut geçiyor gökyüzünden. Gözlerimi yukarıya diktiğimde, resmi her an değişen  bir tuvale bakıyorum. On dakikada bir duyduğum uçak sesi, korkan çocukları hatırlatıyor. Akan kanın duracağına olan inancımı yokluyorum, şükür ki hala orda, zayıflamış, bitkin.
Yağmurdan içeriye kaçan sinekler gibi kaçıyorum sosyal medyadan, haber kanallarından. En az kafa kesen örgüt kadar vahşi bir üslubu kuşanmış öfke ve alay ifadeleri, silahın ucuna geçirilen süngü gibi her yanımıza batan ihanet, varlığını, kendi gibi olmayanı yok saymaya, yok etmeye adamış sloganlar, hoyratlığa hayret etmekten usandırıyor bizi.
Başka bir dünya mümkün mü diye sormaktan alamıyorum kendimi.
Her sabah, lastik kapanlarının üzerinden geçen arabalar görüyorum; işe giriş çıkışlarımızı kayıt altına alan turnikeleri, her yana asılmış uyarı levhalarını, sıkışan trafikte birbirlerine çıkışan insanları, kaldırımlara uyuyan bebekleriyle oturup dilenen kadınları. İnsanı kalabalık meydanlarda tek başına ağlayan bir çocuğa yardım etmekten alıkoyan güvensizlik tedirgin etmeli bizi, rahatsız etmeli. Her an davranışlarımızı düzenleyen yazılı-yazısız kurallarla, güvenlik kameralarıyla, insanı insandan koruma iddiasında bulunan bu düzen, yüzümüzün karası değil mi?
Yaya kaldırımının üzerine park eden araçlara engel olmak için yaya geçidi önüne kapanlar kurulmadan, kaldırımlarda iki kişinin yan yana yürümesine olanak vermeyen dükkan önü tezgahlar için yasa çıkmadan (belki de çıkmıştır), kuyruklarda öne geçmek için bin türlü yalan söyleyen insanlar belirlensin diye bankolara yalan makinesi takılmadan, sırf Suriyeli diye çok kötü şartlara haiz bir depoya 300 Tl kira isteyen mal sahibine vicdan şarj eden cihaz takılmadan, bir kadının yaptığı uygunsuz davranıştan tüm başörtülü kadınları sorumlu tutanlara izan aşısı yapılmadan önce, insanlığımızı aklayabilecek miyiz?
İnsanı insandan koruyan yasalar insanlık için yeterince utanç verici değil mi?
İnsan eliyle kurulmuş sistem; dilimize, üslubumuza doğru çöküyor. İnsanın insanlıktan çektiği zulmü,  yine insan durduracak.
Zayıf da olsa bir umut var. Şükür ki hala orda, zayıflamış, bitkin.

19 Mart 2015 Perşembe

BALTA

Tezgahın üstünde yuvarlanıp yere düşen bir kavanoz, zaman tünelinde sıkışıp kalmışları bir havai fişek gibi fırlatıyor zihin göğüme. Yere saçılan incik boncuk ve tuzla buz olmuş cam parçaları, zaman kavramından soyutlandığım uzun bir ana dönüşüyor. Artık zihnimdeki direksiyon da, fren pedalı da benim kontrolümde değil. Ne kadar süre böyle kaldım bilmiyorum. Karşılaştığım anda halletmediğim, yerine koymadığım, bir kategori etiketi takmadım yığınla küçük iş, o an düşünmek istemediğim onlarca işitilmiş söz, iş güç arasında dikkat kesilmediğim mimik ve hareketler, zip dosyasından çıkmış ve masa üstüme açılmıştı işte.
Ertelemek, bir anlamda bırakıp gitmek demekti, öyle sanmaktı. Ertelenen her şeye bir iple bağlı olduğumu, her ertelemede ayağımın daha fazla ipe dolandığını şimdi idrak etsem de, içimde bastırdığım bırakıp gitme dürtüsü, düşünmeyi ertelediğim en eski, en uzun iplerden biriydi.
Bu dünyaya kazık çakmaya çalışmanın ne kadar aptalca olduğunu herkes söyler. Sürekli ayağıma dolanıp beni düşüren, bir dur, diyen bu ipin söyleyeceği daha çok şey olmalı. Dünyaya kazık çakmanın aptalcalığı üzerine üç beş aforizmanın ötesinde, biraz daha derine, asıl soruna dikkat çeken bir işaret fişeği dizimdeki yaralar, öyle sanıyorum. İpi her çektiğimde, karşıma çıkan Hz. İbrahim kıssası, Kehf mağarası, Nuh’un gemiyi inşası; unutmaya çalıştığım, belki de kaçtığım, kabullenmeyi ertelediğim bir sorumluluğu haykırıyor: Gitmek sorumluluğu.
Bir yere yerleşip kalmanın, belki itibar kazanmanın, eş dost arasında sevilmenin, sistemin çarklarına ayak uydurmanın vurduğu prangalardan söz ediyorum; alışmakla akmak arasındaki uyumsuzluktan, kariyerimizle birlikte büyüdüğümüzü sanmaktan, her eş ve dostun sevgisi ve ilgisiyle birlikte yavaş yavaş alıştığımız yere batmaktan, doğruları söylemekten çekindiğimiz her ilişkinin, terk etmekten korktuğumuz her semtin, hakkı haykırmaktan bizi alı koyan her taraftarlığın kalbimize çaktığı kazıktan.
Gerçekleri söyleme cesaretimizi kıran bir hayat tarzı bu. Söyleyemediklerimiz sayesinde bizi olduğumuz gibi kabul eden bir sistemin içinde, pedal çevirip hiçbir yere gitmeyen, ama gitmiş gibi efor sarf eden zavallılarız. Terimizle avunuyor, potansiyel seçkinliğimizle göz boyuyoruz. Gitmek, bu terle elde edilmiş ayrıcalıklardan vazgeçme gücü istiyor. Hz.  İbrahim’in kırdığı ilk put bu olmalı, Ashabı Kehf’in, sonra Nuh’un bir gemi gereksinimine olan inancı...
Kolay olmamalı, bu hiç kolay olmamalı.
Önce gitmek, ondan sonra balta.

2 Mart 2015 Pazartesi

AGON

“Mesela ‘kendime geldim’ diyen biri düşmanın yanına gitmekten bahsetmez.
İnsanın kendisi olması düşmanı tarafından asimile edilmesi değildir.”
Tolga İNSEL

Bizler, sınırlı bir toprak parçasına hapsedildik. İhtiyacımız olan şeyleri, o toprak parçası sayesinde karşılıyoruz. O toprak parçasıyla büyüyor, o toprak parçasıyla birlikte ölüyoruz.  Bizler, içinde yaşadığımız toprak parçası hakkında farklı emellere sahip olabiliyoruz. Her birimiz, o toprak parçasını kavuşturacağımız hedeften farklı faydalar amaçlıyoruz. Kendi aramızdaki çatışmaların en başat sebebi bu.  Ben, toprak parçasını okumaya sevk ederek entelektüel seviyemi artırmayı hedefliyorum.  Ama bazı arkadaşlar bu önemli eylemi küçümseyip komşu toprak parçalarıyla içip sarhoş olmayı toprak parçasının yararına olacağını, üzerindeki gerilimi atacağını ve çalışmak için motivasyon bulacağını iddia ediyor.
Aramızda çatışırken toprak parçasının omuzlarının düştüğünü, diğer toprak parçalarına göre ufaldığını gözlemliyorum. Eğer arkadaşlara izin versem, sesimi çıkarmasam, içinde yaşadığımız bu yegane, kıymetli, tek yaşam kaynağımız olan bu toprak parçası hastalanacak, amaçsız bir araca dönüşecek ve ne bizim ne de diğer toprak parçalarının işine yarayacak. Giderek çölleşecek. Arkadaşlara izin veremem. Onlar henüz bu gerçeğin farkına varmamış olabilirler. Bu toprak parçasını kaybedersek, gideceğimiz başka toprak parçaları olmayacak, onların her birinin kendisi için çalışan, üreten bireyleri var. Yabancıları kabul etmemelerinden daha doğal ne olabilir? Bu toprak parçasını kaybedersek, biz de onunla birlikte yok olacağız. Hayır, buna izin veremem. Bu uğurda arkadaşlarla tek başıma savaşmam gerekse bile, buna izin vermeyeceğim.
Toprak parçamızın izlediği bir filmi hatırlıyorum. Tıpkı bizim sahip olduğumuz gibi bir toprak parçaları vardı adına vatan dedikleri. Tıpkı bizim gibi, vatan’daşları vardı. Bir grup vatandaş, vatanları için bir hedef düşlemişlerdi. Tıpkı bizim gibi. Başka bir grup da, başka bir şeyi hedeflemişti. Aynı toprak parçası içinde, vatanlarının iyiliği uğruna birbirleriyle çarpıştılar. Her grup diğer grubu hainlikle suçluyordu. Şu toprak parçamızın yaşadığı şeyler, bizim yaşadıklarımıza benzemiyor mu? Her grup kendini haklı görürken, şu tek parça olan vatan ya da toprak parçası dile gelip neden bizlere dur demiyor? Kendi için iyi olana neden kendisi karar vermiyor? Her bireyin, bütün için koyduğu hedefe doğru, toprak parçasını bir halatla sürükleme hakkı var. Herkes bir tarafa çekiyor bir çareyi. O halde nasıl olmalı? Hem toprak parçasını hem de onu kullanan bireyleri/vatandaşları için en faydalı işleyiş nasıl olmalı?
Aslında bu o kadar basit bir soru değil. Basit olmayan her sorunun basit cevapları vardır. Beyinler basit çözümler için yetersiz kalıyor ne yazık ki, bu soru beni aşıyor. Bu konuda sağduyu arkadaşıma referans olabilirim. Eminim, bu sorunu çok basit ve doğallıkla çözüme kavuşturacaktır.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Ayna



Gümüştenim ve hatasızım. Önyargısızım.
Gördüğümü anında yutarım.
Olduğum gibiyim, sevgiyle ya da sevgisizlikle puslanmadım.
Zalim değilim ben, yalnızca gerçekçiyim –
Dört köşeli, küçük bir Tanrı gözüyüm.
Çoğu zaman karşı duvarı düşünürüm.
Benekleriyle pembedir. Sanırım o denli baktığımdan
Yüreğimin bir parçasıdır. Fakat çırpınır.
Yüzler ve karanlık bizi tekrar tekrar ayırır.


Bir gölüm şimdi ben. Araştırarak
Kendisi olan ufuklarımı, eğilir üzerime bir kadın.
Sonra döner o yalancılara, mumlara ya da aya.
Sırtını görürüm, ve yansıtırım sadık bir şekilde.
Göz yaşlarıyla ve ellerin tahrikiyle ödüllendirir beni.
Onun için önemliyim. Gelir ve gider.
Yüzüdür her sabah karanlığın yerini alan.
İçimde boğdu genç bir kızı, ve korkunç bir balık gibi
Yaşlı bir kadın doğrulur ona doğru içimde günden güne.

Sylvia Plath

22 Şubat 2015 Pazar

Elmalar ve Newtonlar




İnsan elleriyle bir gemi inşa edebileceğini unutuyor bazen; kendini kendine, güvenliğe, erdeme taşıyabilecek gemiyi. Bir kafes yapabileceğini unutuyor insan, kendi elleriyle, ummasa bile, elleriyle inşa ettiği mahkûmiyet saatlerinin ardından kafesine dönerken; günden arta kalan düşünceleri geviş getirerek her gün aynı resmi çiziyor ömür defterine.

İnsan beyni kadar küçük şu dünyayı, içine alacak kadar büyüyen tek dünya suç dünyası. İlahi yasa gereği, zihnimize ektiğimiz, sürekli ektiğimiz, çoğalarak ektiğimiz düşünce tohumlarından; vahşet, vahşet ve yine vahşet biçiyoruz. Varoluşumuzun başlangıcından bugüne, her zihnin kendine biçtiği sınırları aşma cesaretini suçlular ve dahiler gösterebiliyorsa; kurtarıcı bekleyen toplumların başına, kendilerini sigaya çekmeye yönlendirecek musibetler gelir.

İyi düşünmeyi kendinize, iyi davranmayı başkasına bırakıyorsak, hazır bulduğumuz gibi bir dünya bırakacağız demektir. Kötü, hep kötü. İyi düşünmeyi kendimize, iyi davranmayı kendimize, kötüyü engellemeyi kendimize yazmadıkça, umut etmeyin güzelliği. Çünkü cennet de cehennem de cesaret ister.

Hamiş: Yer çekimini bulacak adamın başına elma düşüyorsa, kendini temizleyecek toplumun başına  da tecavüzcüler düşebilir.

21 Şubat 2015 Cumartesi

Sistem yahut Silistre

Unuttuğum bir masal
Olmadığım bir benle
Kavga eder durur
Annemin sesiyle.

Evladın hamı tatlı olur
Kız babaları kızgın olur.


9 Kasım 2014 Pazar

Geçmişin Kimliği

Karşıma ne çıkacağını bilmeden, yabancı bir yola sapar gibi oturuyorum kağıtlar yayılmış masaya. Sanki söyleyeceğim çok söz varmış, ziyan etmekten sakınırcasına içimde tutmuş ve bu anı beklemişim. Sanki söyleyeceğim şeyler kağıda dökülünce benden olmayacaklar, onlara yabancı birinin sözleriymiş gibi bakabileceğim. Bahsettiği konulara hiç aşina değilmişim gibi, onları tanımlamaya çalışacağım. Benimsemeyeceğim belki de onları.
İçinde tutunca acıtıyorlar, biliyorum. Zihinden dile düşen bir cümle, içinde tutamayacak kadar yakıcı olabiliyorlar. “Beni yakacağına seni yaksın bu zehir!” Böyle çıkıyor çoğu kelimeler ağızdan. Sonra söz uçmuyor, hiçbir yere gitmiyor, ‘zip’lenmiş dosya gibi bir hatıranın içine yuvalanıveriyor. Unuttuğunu sandığında bir kelimeyle, sanki bir şifreyi söylemişsin de kasa açılmış, yahut bir etikete tıklamışsın ve o etiket altındaki bütün konular açılmış gibi, şaşırtıcı şekilde çarçabuk anımsayıveriyorsun.
“Teknoloji çok gelişti.” diyor yanımda oturan kişi, “şimdi cep telefonundan çektiğin bir fotoğrafı şıp diye başka birinin telefonuna aktarıyorsun. Havada görünmez olup nasıl gidiyorlar başka birinin cep telefonuna?”
“O da bir şey mi?” diyorum, insanoğlu daha çok gelişti teknolojiden. Düşünceleri bile okuyabiliyoruz, hatta daha düşünce bile olmadan.” Delirmiş olabileceğimi düşünüyor, biliyorum, düşünce okuyabiliyorum çünkü, hepimiz okuyoruz. O kadar çok konuşuyoruz ki, beynimiz benzer konuşmaları etiketliyor ve kim “leb” derse, “leblebi”ye tamamlayıveriyoruz konuşmayı. Kesin leblebi diyecekti çünkü. Lebiderya diyecektim oysa. Ne kadar ahenkli bir söz; sanki gel gitler oluyor içinde.
“Yani?” diyor yanımda oturan kişi.
“Yanisi biraz yahniye benziyor. Her şeyden biraz var ve her şey kendisi olmaktan vazgeçiyor. Hayatımızda her şey var çok şükür; İş, güç, çoluk çocuk, gezmek tozmak, eğlence, televizyon, vitrinler, marketler, maskeler... Ama hiç biri olanın aslı değil. Sanki hepsi birer kısa yol tuşu.”
“Bilgisayarcı mısın?” diyor yanımda oturan kişi.
“Neredeyse onu da olacağım”, diyorum, her şeyden biraz var çünkü.”
“Bizi hep geçmişte olduğumuz kişiye, geçmişte yaptığımız konuşmalara çekiştiren bir şey var. Otomatik konuşma programımıza basılmış gibi, anlıyor musun?”
“Sanırım.” diyor yanımda oturan kişi, öyle sanıyordum ben de; ‘Şimdi’nin var olduğunu sanıyordum.
Delirmiş olabileceğimi düşünüyor, biliyorum, düşünce okuyabiliyorum çünkü hepimiz okuyoruz.
Geleceği tasarlayan bir geçmişle, geçmişini düşünen bir geleceğin ortası yok. Geçmiş denen şeyden doğan bir ırmakta, üzerinde “şu an” yazılı sandalımız salınıp dururken, etrafına bakınmayı unutup varacağı yerde lunapark olduğunu düşleyen çocuklar gibiyiz. Sözcükler nehri besleyen bir yağmur yahut sandala dolan su gibi. Gibi... Hiçbir şey aslı değil.
Bir durakta iniyor yanımda oturan kişi. Yanım olması gereken yerde değil. “Yol” sözcüğünü "yolculuğa” tamamlayacaktım, bir “yoldaş”ı daha uğurlarken kendi durağına. Herkesin kendi durağına... Yolculukta, her duraktan biraz vardır çünkü.

Sonra söz uçmuyor, hiçbir yere gitmiyor söz, ‘zip’lenmiş dosya gibi bir hatıranın içine yuvalanıveriyor.