9 Kasım 2014 Pazar

Geçmişin Kimliği

Karşıma ne çıkacağını bilmeden, yabancı bir yola sapar gibi oturuyorum kağıtlar yayılmış masaya. Sanki söyleyeceğim çok söz varmış, ziyan etmekten sakınırcasına içimde tutmuş ve bu anı beklemişim. Sanki söyleyeceğim şeyler kağıda dökülünce benden olmayacaklar, onlara yabancı birinin sözleriymiş gibi bakabileceğim. Bahsettiği konulara hiç aşina değilmişim gibi, onları tanımlamaya çalışacağım. Benimsemeyeceğim belki de onları.
İçinde tutunca acıtıyorlar, biliyorum. Zihinden dile düşen bir cümle, içinde tutamayacak kadar yakıcı olabiliyorlar. “Beni yakacağına seni yaksın bu zehir!” Böyle çıkıyor çoğu kelimeler ağızdan. Sonra söz uçmuyor, hiçbir yere gitmiyor, ‘zip’lenmiş dosya gibi bir hatıranın içine yuvalanıveriyor. Unuttuğunu sandığında bir kelimeyle, sanki bir şifreyi söylemişsin de kasa açılmış, yahut bir etikete tıklamışsın ve o etiket altındaki bütün konular açılmış gibi, şaşırtıcı şekilde çarçabuk anımsayıveriyorsun.
“Teknoloji çok gelişti.” diyor yanımda oturan kişi, “şimdi cep telefonundan çektiğin bir fotoğrafı şıp diye başka birinin telefonuna aktarıyorsun. Havada görünmez olup nasıl gidiyorlar başka birinin cep telefonuna?”
“O da bir şey mi?” diyorum, insanoğlu daha çok gelişti teknolojiden. Düşünceleri bile okuyabiliyoruz, hatta daha düşünce bile olmadan.” Delirmiş olabileceğimi düşünüyor, biliyorum, düşünce okuyabiliyorum çünkü, hepimiz okuyoruz. O kadar çok konuşuyoruz ki, beynimiz benzer konuşmaları etiketliyor ve kim “leb” derse, “leblebi”ye tamamlayıveriyoruz konuşmayı. Kesin leblebi diyecekti çünkü. Lebiderya diyecektim oysa. Ne kadar ahenkli bir söz; sanki gel gitler oluyor içinde.
“Yani?” diyor yanımda oturan kişi.
“Yanisi biraz yahniye benziyor. Her şeyden biraz var ve her şey kendisi olmaktan vazgeçiyor. Hayatımızda her şey var çok şükür; İş, güç, çoluk çocuk, gezmek tozmak, eğlence, televizyon, vitrinler, marketler, maskeler... Ama hiç biri olanın aslı değil. Sanki hepsi birer kısa yol tuşu.”
“Bilgisayarcı mısın?” diyor yanımda oturan kişi.
“Neredeyse onu da olacağım”, diyorum, her şeyden biraz var çünkü.”
“Bizi hep geçmişte olduğumuz kişiye, geçmişte yaptığımız konuşmalara çekiştiren bir şey var. Otomatik konuşma programımıza basılmış gibi, anlıyor musun?”
“Sanırım.” diyor yanımda oturan kişi, öyle sanıyordum ben de; ‘Şimdi’nin var olduğunu sanıyordum.
Delirmiş olabileceğimi düşünüyor, biliyorum, düşünce okuyabiliyorum çünkü hepimiz okuyoruz.
Geleceği tasarlayan bir geçmişle, geçmişini düşünen bir geleceğin ortası yok. Geçmiş denen şeyden doğan bir ırmakta, üzerinde “şu an” yazılı sandalımız salınıp dururken, etrafına bakınmayı unutup varacağı yerde lunapark olduğunu düşleyen çocuklar gibiyiz. Sözcükler nehri besleyen bir yağmur yahut sandala dolan su gibi. Gibi... Hiçbir şey aslı değil.
Bir durakta iniyor yanımda oturan kişi. Yanım olması gereken yerde değil. “Yol” sözcüğünü "yolculuğa” tamamlayacaktım, bir “yoldaş”ı daha uğurlarken kendi durağına. Herkesin kendi durağına... Yolculukta, her duraktan biraz vardır çünkü.

Sonra söz uçmuyor, hiçbir yere gitmiyor söz, ‘zip’lenmiş dosya gibi bir hatıranın içine yuvalanıveriyor.


22 Ekim 2014 Çarşamba

Dua Saatleri

"O bir anlamda Novalis'ten bu yana en dindar şairdi, ama onun bir dini olduğuna emin değilim."
Robert Musil

"Keşke Almanca bilseydim." dedirtmeyen bir çeviri ile Prag’lı Rilke'nin başlıksız, birbiri peşi sıra gelen, hem bağımsız hem de bütüne sıkı sıkıya bağlı mısralarını okumak iyi geliyor insana. Tanrı'yla kah kavga eden kah ona yalvaran genç Rilke'nin Tanrısı da, kitabı okumama neden olan bir diğer etken. Dua Saatleri'nin satır aralarında Kilisenin inşa ettiği Tanrı'ya isyan ile  itaat  arasında bir bocalama durumu kendini gösteriyor. O'nu böyle sevmekte zorlanan, ne O’nunla ne de O’nsuz yapamayan Rilke, Kitabının birinci bölümü olan Rahip Hayatına Dairde Tanrıyla arasına örülmüş duvarları yıkmak istiyor.

Sen, komşu Tanrı, eğer senin bazen
Uzun gecelerden birinde, çalarsam kapını,
pek duymadığım içindir, nefes verip aldığını
ve bilirim: Yalnızsın o koskoca mekanda.
Olursa bir şeye ihtiyacın, yok ki kimse yanında,
Aranan ellerine bir bardak su sunacak:
Dinliyorum hep. Bir işaret ver bana.
Çok yakındayım sana.

Yalnızca incecik bir duvar var aramızda,
Nasılsa, çünkü çok mümkündür:
Ya sen bağırırsın ya da ben-
Yıkılıverir duvar
Hiç gürültü etmeden.

Oluşmuştur o senin resimlerinden.

Resimlerin, isimler gibi kapatır seni.
Ve parlayınca içimdeki ışık iyiden,
Tanır seni derin benliğim yeniden,
saçılıp dökülür, yaldız olur çerçevelerinde.

Ve duyularım, o çarçabuk yorulan,
kalır yersiz yurtsuz senden ayrılır.

Başlı başına bir arayış, Tanrı'yı anlamaya çalışma, onu olduğundan başka bir Tanrı'ya evrilmesi için ikna etme seansları… Kendi yazdığı yazgıdan dolayı insanları cezalandıran Tanrı'yı onaylamakta güçlük çekiyor, soruyor, mırıldanıyor huzursuz Rilke.

(…)
Bugün hızla yürür üstüne bir dünya tarihi
Acımasız bir mahkemenin önünde
Ve alnı düşer önceden alınmış kararın içine.

(…)
Kitabın ikinci bölümü olan Hacılığa Dairde, Tanrı’yı arayışı olgunlaşıyor.

Seni arayan herkes, arar yanlış yerde.
Seni bulanlar ise, seni bağlar
Bir davranışa ya da resme.

Bense kavramak istiyorum seni
Toprağın kavradığı gibi;
Ben olgunlaşırsam
Olgunlaşır
Senin dünyan.
(…)

Kilisenin, Tanrının üzerine örttüğü ve ona Kilisenin imajını giydirdiği örtüyü kaldırmaktan çekinmiyor Rilke. Haddi aşma pahasına yapıyor bunu. Zaman zaman, acaba hiç Kuran’la karşılaştı mı diye sorarak, onun Tanrısıyla Kuran’daki Allah’ın aynı olmadığını düşünerek okuduğum kitabın son bölümü, Yoksulluk ve Ölüme Dairdir. En etkileyici bölümler hep sona mı saklanır?

Fakirlerin evi bir çocuğun eline benzer.
Almaz o, büyüklerin istediklerini;
Alır süslü kıskaçları olan bir böceği,
Derenin şekil verdiği yuvarlak bir taşı,
Akan ince kumu ve ses çıkaran deniz kabuklarını:
Eller bir tartı aleti gibi durur havada
Ve gösterir en küçük bir alımı
Uzun iniş çıkışlarla her iki kefesi.

Daha önce Rilke okumadıysanız, okuma eylemine harcanacak tüm enerjiye ve çabaya değeceğini söylemeliyim, vesselam.







Rainer Maria Rilke
Yapı Kredi Yayınları
Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi
Çeviren: Yüksel Özoğuz


9 Ekim 2014 Perşembe

Adem'in Kelimeleri



"Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
Araf 19

Bir ağaç, insan hayatını değiştirebilir mi? Adem'inkini değiştirdi. Bizler tüm bu değişimin çocukları olarak, her şeyin bir ağaçla ile başladığını sanıyoruz. Oysa Adem'in sınavı cennette, ağaçtan da önce, toprağa ekilen tohum gibi ekilmişti içine.

Adem'e isimlerin öğretilmesi, tüm bu değişimin meyvesi oldu. Adem kendine Adem, Havva da kendine Havva dedi. Adem ellerinin ismini Havva'ya öğretti, Havva kendi ellerinin ismini Adem'e. Böylece Adem ve Havva bölmeyi öğrendiler. Kabil'e Kabil, Habil'e Habil diyerek çocuklarına bölmeyi ve bölünmeyi öğrettiler. Birbirlerini anlamak, birbirlerini tamamlamak için kullandıkları kelimeler, onların sürgünü oldu.

“O, ben demişti, ondan hayırlıyım, ateşten yarattın beni ve onuysa balçıktan halkettin.” (SÂD - 76)

İnsanın sınanışındaki sır belki de buydu. İnsan; sen, ben , o, bu, şu gibi kelimelerle algıladığı her şeyi bölerek öğreniyordu. “Aşağıda” ve “yukarıda” diyerek yeri ve göğü ayırıyordu, su ve toprak diyerek yeri ikiye ayırıyordu, güneş ve dünya diyerek uzayı... Tüm ayrımlar kelimeler sayesinde oldu ve ağacın meyvesi ikiye bölündü.

İnsanların birbirini anlaması, iletişim kurması için yaratılmış olan dil de bölündü. Biri denize 'derya' dedi diğeri 'bahr'. Sonra toplumlar bölündü. Toplumlar birbirine adlar vererek bölünmeye devam etti. Doğu ve batı diye ikiye bölündü dünya, bölündü birlik ve şimdi “bir” olmanın ne demek olduğunu hatırlamıyor insanoğlu.

“Her sorun, çözümünü de içinde barındırır.”


Kelimeler her ne kadar Adem'in sınavının tohumu olsa da, kurtuluşunun da tohumuydu. Adem kendi nefsine ve çocuklarına, öğrendiği bu kelimeler sayesinde “Emdiğiniz süt çiğ idi, içinde ak da kara da var idi, siz ak olanı seçin.” diyebilmişti. İçinde kendisine kötülüğü fısıldayıp duran sese “şeytan” diyerek onun farkına varabilmişti. İnsanoğlu içinde sürekli kötülüğe çağırıp duran şeytana “şeytan” diyemeseydi, böyle bir kelime olmasaydı sınavı mücadele olmadan kaybedecekti.

Hamd diyerek sabreden, şükür diyerek sevinen Ademoğlu için kelimeler önemlidir. Ne hayvanların, ne de bitkilerin böyle bir dile ihtiyacı yoktur; belki de bu sebepten, hayvan ve bitkilerin eşyaya hakimiyeti de yoktur. Hakimiyet insandadır.

“Bir tek söz ( bir telefon numarası, bir adres ya da bir insan adı) elde etmek için insanlara edilen işkenceleri düşünürseniz, bir şeyi adlandırmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun bir şeyi değiştirmek olduğunu görürsünüz.”

Jean Paul Sartre (Yazarın Sorumluluğu)

İnsan adlandırmakla tanımladığı şeyi parçalar. Parçalara ayrılan şeyle başa çıkmak böylece kolay hale gelmiş olur.

Atomu adlandırabilen insan, onu parçalamayı da başardı.

Her şey adlandırmakla başladı, öyle de devam ediyor. Ne tür bir sorunla karşılaşırsak karşılaşalım, önce onun adını öğrenmeye, ona sıfatlar takmaya çalışırız. Hastalığımızla iyileşmemiz arasında ilaçlar değil, hastalığımızın 'adı' yatar.  Hastalığınızın adını bilmekle hastalığı deşifre etmiş, onun zayıf taraflarını belirlemiş ve tedavi olma yollarını aramaya koyulmuş oluruz.

Düşmanınızın ismini bilmezseniz, onu yenemezsiniz. Allah'ın (C.C) Adem'e şeytanın adını öğretmesi, sayılamayacak nimetlerinden yalnızca biri. Ne kadar da sıradan, önemsiz gibi duruyor değil mi?

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara 168)



2 Ekim 2014 Perşembe

İrşad İmparatorluğu


bazı söz esnafı, akıl bezirgânları

bazı kalem efendileri, tutuyorlar ya fenerlerini
kafanın içine senin, a ruhum,
a kuzum, a beyaz fare,
sen içini daha iyi göresin diye sanma bunu.

kiminin elinde fener, kiminin çıra, kiminin çakmak,
ayaklarının uçlarına basarak
kafanın içinde boş arsa arıyor bunlar, boş arsa,
yükseltmek için orada
iskambil kâğıdından süslü bir mabet,
bir babil kulesi,
ve onun gölgesinde de sana,
çukurda, çöplükte bir mezar evi belki, o kadar,
ama tenha sahillerinde gönlünün
köşkler, yalılar, kendilerine
ve tepede bir beyaz saray…

kafanı boş bırakma öyleyse, a ruhum,
a kuzum, a beyaz fare
( ve sen de akıllı okuyucu, )
kafana sahip çık, kafanın içine,
gönlünün mülküne…
çimen çiçek ek, ağaç dik her yere,
boş arsa bırakma ikisinde de.

evin olmasın, ne çıkar,
yeter ki aklının sahibi sen ol,
yeter ki hayalhanenin çatısı gökkubbe olsun,
açık havada yatarsın, kuzum,
göğün gözlerine baka baka
açık havada, mis gibi.

ruhun acıkırsa, aklının kıyısında oturur
Tanrının yerde, gökte ve kitapta
senin için yazdıklarını, indirdiklerini
başkasına bırakmaz, kendin okursun.
aklın acıkırsa, kalbinin kıyısında  oturur
hayat ırmağında oltayla balık avlarsın,
şairlerin yaptığı gibi.

bunu başarırsan – sadece ‘okyanusun ötesinden’ değil
aklın da, imanın da, kitabın da ötesinden,
cehlin çamurlu çizmeleri,
nefsin histeri nöbetleriyle
ne irşat imparatorları volta atabilir
kafanın içinde senin,

ne tapınak şövalyeleri,
ne alamut dervişleri,
ne de her sahile bir köşk kondurmak için
halkın gönlünde boş arsa arayan
yatılı kalem efendileri adım atabilir
gönlünde En Büyük’e ayrılan
has odanın eşiğinden içeri…

8 Şubat 2014
‘Yoksullar ve Yalnızlar İçin Tezler’ Kitabı

26 Eylül 2014 Cuma

Seküler Sanat

“Dünyanın halini daha iyi anlamak için şu hayale sığınıyorum:
bütün var olanları yok ediyorum,
yalnızca iyi sanatçıların eserlerini koruyorum,
sonra onlardan bir dünya kuruyorum.
Ve dönüp seyrediyorum; cehennemde yaşıyorum.”

Yavuz Adugit, Şeyler ve İnsanlar

Kelimelerle yapılan bir resmin, hudutları aşma eğilimi karşısında dehşete düşüyorum bazen. Sanat, insanı sorgulamaktan Tanrı’yı sorgulamaya doğru devrildiğinde, haddi aşan sanat nesneleri ruhuma batıyor. O andan itibaren dinlediğim müziğin, okuduğum kitabın ya da izlediğim filmin bir anlamı kalmıyor. Bundan sonrası, sanattan bal toplama çabasına, eserin bütününü parçalayarak ayıklama işine dönüşüyor.

Bu durum çoğu zaman seküler sanat olur mu diye düşünmeme sebep oluyor. Hatta bunu arzuladığım da olmuyor değil. Hani Tanrı’yı sanata hiç sokmasak… Sekülerizmden yakınan biri olarak seküler sanatı savunamam. Tanrı’nın hudutlarına yaklaşmamak adına bir seküler sanat icrası pek ala mümkün; fakat bu amaçla sekülerizme kaymak, Tanrı’yı hayatın dışına atmak olmaz mı? Bu bakımdan, hayatın ta kendisinden beslenen sanatın seküler olması mümkün mü? O halde eseri parçalayıp ayıklama işi okura, dinleyiciye, izleyiciye büyük bir yük olarak kalıyor. Sanatın iki yönlü doğası gereği, eser ortaya çıkarıldığı andan çok sonra, başka gözlere, kulaklara sunulduğunda bir esere dönüşüyor.

Sanat, Tanrı ile kavga etme alanı mı?

Çok tanrılı dinlerin egemen olduğu medeniyetlerde sanat; tanrılarla kavga etme, hesaplaşma alanına dönüşmüş. Kadere isyan, tanrılara sitem, tanrıları adil olmaya zorlama, haksızlıkların müsebbibi olarak Tanrı’yı öne sürme… Toplum bilincinin dışa vurumu olarak ortaya çıkan eserler de elbette, yatağından beslendiği toplumu yansıtır.

Geçenlerde bir kitabın önsözünde rastladığım ifade, seküler sanat arzumu yeniden doruğa taşıdı. Kitabın önsözünde yer alan Işık Ergüden’in bir ifadesi şöyle:
“Bir Ahir Zaman Peygamberi, (…) Albert Caraco…”

Bir sanatçıdan önceden sınırları çizilmiş çerçevenin içinde kalmasını beklemek haksızlık olur, ancak yukarıda yer verdiğim benzetmenin düşünsel ya da yazınsal dünyamıza ne gibi bir katkısı olabilir?
Hayatı, insanı, ilişkileri, olayları, kuramları, kavramları anlama çabasında yoldaş edindiğimiz sanat, Tanrı’yı sigaya çekmeye dönüştüğünde, inançlı bir okurdan beklenen ne olabilir? Sanatın, Tanrı’nın alanına girme cüretine kendince bahane gösteren yaratma süreci, sanatçı tarafından sorgulanmaya kapalı bir alan mıdır?

Tüm bu sorduğumuz sorularda sanatçıya bir haklılık payı çıkarabiliriz. Sanatçının içsel ve inanç dünyası, bizim eleştirilerimizin hedefinde yer almaz. Seçicilik okura düşen bir ödevdir; fakat yine de bir sitem yollamak istiyorum söz yazarlarına.


Sıradan hayatlarımızda, biraz neşe olsun ya da hüznümüze eşlik diye dinlediğimiz dört dakikalık şarkıların kutsala dokunmasına ne gerek var?

22 Eylül 2014 Pazartesi

Hurdalık






Çekmeceye birikmiş yığınla taslak yazı. Çoğu yazdığım utandırıyor beni. Bir acemilik, bir acelecilik. Acemilikle aceleciliğin evli olduğunu düşünüyorum. Kardeşlerin farklı karakterleri vardır, büyüdükçe farklı yollara saparlar, oysa bunlar birbirinden hiç ayrılmıyor.


Dün gece Akif’in kitaplarından birini okurken farkettim, bazı sözcükler kahrından ölüyor. Ölmek, bilirsin, hiç yaşamamış biri gibi, hiç var olmamış. Varolmuşun varlığına bir reddiye gibidir unutmak. Bazen satırlar arasında sözcüklerin cesetleriyle karşılaşırsın. Fosil gözüyle bakarsın onlara, dil arkeolojisi açısından bulunmaz nimetlerdir. Benim gibiler için sadece birer ceset. Onların yerini alan genç sözcüklerle çalışırız biz. Yenilikçilik denebilir ama asıl neden bence tembellik. Genç sözcükler seleflerinin yerini tutmuyor, onlar kadar tecrübeleri yok, anlam kapasiteleri dar. Oysa şimdi cesetleşmiş bir kelimenin kendi zamanında taşıdığı anlamları, bugün halter şampiyonu sözcükler bile kaldıramıyor.

Bu sabah oturdum, bir şiirin içimi oymasını bekledim. Annemi kabak dolması yaparken seyrettim. Şiirin içimi güzellikle dordurmasını… Bu dünyadaki en iyi şiir kabak dolmasıdır mesela. Uyumludur, özenle hazırlanır, kıvamında pişirilir. Kabak dolması yapamayan biri, sedece dolmayı yemekle kırk yıllık gurme gibi eleştirilerde bulunabilir. Dolmaya yakışmayan bir baharatı sezebilir. Şiir de, tıpkı kabak dolması gibi, içindeki uyumsuz bir sözcüğü ifşa eder. Bunu anlamak için şair olmak gerekmez. Bu sebepten olsa gerek, şairler, kelimeleri pirinç ayıklar gibi eleyerek seçer.

Çoğu insan, hazır tarifli uyumlu sözcükleri sever, sözcükleri yormaz, uzun yollara koşmaz, bir anlamın izini sürecek dikkatten yoksunuz artık, her şey çabuk olmalı, çabuk yemeli, çabuk işe gitmeli, iş çabuk bitmeli, yemek çabuk pişmeli, bu ödev bugün çarçabuk bitmeli.

Acelecilikle acemiliğin evli olduğunu dününüyorum. Acemice satırlarda ancak aceleyle sindirilmiş şiirlerin tesiri olmalı. Biz çabuk okuruz, çabuk seçeriz, çabuk anlamları severiz. Koca bir paragrafı virgüllerle ayırarak tek bir cümleye sığdıran yazarlardan nefret ederiz. Koca bir paragrafta tek bir düşünceyi takip etmenin zorluğu karşısında bocalarız. Kısa cümleler, çabuk anlamlar sağlar. Nimetin yanındaki külfetten hoşlanmayız. Biz bu kentte hep böyle bir yerlere yetişerek yaşarız.

Bazen çabuk anlamlar da yorar insanı, hazır anlamlar satın alırız. Ünvanlı isimlerden kalıp kalıp fikirler alır, yeri geldikçe bu kalıplardan düşünce yaparız. Bu hem zamandan, hem ziyandan korur bizi. Biz böyle bir şeye yetişirken, davranızlarımızı otomatik plota alırız. Otomatik plota yönergeler veririz. Mesela vakit nakittir sözünü bütün kamu binalarına, parklara, okullara, zihin odalarımızın kapı kollarına yazarız. Biz çarçabuk sevip, çabuk bıkarız.

Bu akşam eski bir yazıya doğru hareket ettim. Tanıdık gelen iki satırın arasında durdum. Az ilerde ikamet eden bir sözcük vardı, hatırlıyorum simasını, adını çıkaramıyorum. Hal hatır sormak istedim ama yerini bulamadım. Konu komşusuna sordum, üzüldüm. Bir kaç yıl olmuş, sözcük hurdalığına kaldırılmış. Yeni basımlarda genç sözcükleri işe almışlar. Artık kimsenin ihtiyacı kalmamış bu sözcüğe. Henüz ölmemiş, yeni sözcük türetmek için tecrübesinden faydalanmak üzere, bir süre anlam koçluğu yapmış. Artık kimsenin ihtiyacı kalmamış, kalmamış insanların “ensar” olma görevi ve ihtiyacı. Depresyona girmiş, intihara kalkışmış, bir çeşit huzur evi olan hurdalığa yollamışlar onu. Üzüldüm. Hayat ne kadar hızlı olsa da, ölüm o kadar hızlı olmuyor bazen. Gidip hurdalıkta ziyaret edeyim derken; şimdi üzüleceğim, ağlayacağım… Zaten üç günlük dünya, üzülmeye değmez dedim ve çekmeceyi kapattım.

Sözlüğü açtım, onu buldum. Uzun süre konuşmadık, ben de soru sormadım. Üzüleceğim, ağlayacağım ne gerek var dedim. Gereksiz bir sürü yeni nesil sözcük kullandım. Biliyorum, yeni nesil geçmişine pek bağlı değil.



Onun hakkında yazılanları okuyorum şimdi, “ensar”ın anlamını bulmaya çalışıyorum. Onu hurdalıktan çıkarmaya gücüm yetmeyebilir, ama onu hayatıma, yanıma alabilirim. Bir yerden başlamalı işte, kişi insanların bir işine yaramalı. Yoksa Tanrı’nın ne işine yararız biz?

19 Eylül 2014 Cuma

NEHİR

Güneşi kararmış bir ülkenin evladıydın sen. Kalktın, buralara kadar geldin. Bir baş ağrısıyla çıkmıştın evden. Düştün, için bir kuyuya dönüştü. Ne aradığını bilmeden dolandın dünyayı. Kuzeyi gösteriyordu sana yıldızlar. Ağaçlara dokundun, karardığını düşündüğün alev yumağının sıcaklığını duyarak. Azıcık azığın vardı, komşu evlerde doyurdun açlığını. Kalktın, buralara yordun kendini.

Düştün, yaralarınla buluştun. Yoruldun, oturdun. Sırtını yasladığın dağ, sana sırrını verdi. Onları düşündün, asırlarca süren durağanlığı, kararlılığı; bir çivi gibi bir kapıya çakılmayı sonra. Düşündün. Sabitliğin gücünü anladığın anda bitkin düştün durmaktan. Kalktın, kendini buralara kadar sürdün.
Karşına çıkan ilk günahla kendini avutmuştun. Suçunu bileklerinde taşıyordun. Sonra bir nehre uyup, akmaya rüya yordun. Yanından akıp giden nehrin, hala yanında olmasına şaşıyordun. Az önce geçen balıklar, sonra gelecek balıklara benziyordu. Tomruklar, bir sonrakilerin aynı. Serin bir rüzgar yüzüne vuruyordu. Sen bütün nehirlere böyle şaşıyordun. Onda yıkadın kalbini, kalbini mesken tutmuş imleri. Akıp giden nehrin, orda durmasına şaşıyordun, kirlerini alıp, seni bırakmasına…
Sonra kalktın, kendini buralara getirdin, belki de aklına eziyet etmeye… Yine yoruldun, bir taşa oturdun. Taş sende katılığı çağrıştırıyordu. ‘Taş kalpli’ derdin baban için. Yoksa akıp gitmene izin vermez miydi? Bir nehir gibi akarken yalnız olmaktan yakınıyordun. Baban akmaktan yorulup bir göle dönüştüğünde, annen de o gölün içinde boğulmuştu. Sen hep akmak istiyordun.
Bir baş ağrısıyla çıkmıştın evden. Sonra kalktın kendini buralara sürdün. Kökleriyle küs olmanın huzursuzluğu düşüyordu dallarındaki yapraklarından. Ne kadar özgür olmak istesen de, babadan izinsiz açtığın çiçekler eziyordu göğsünü. Bir nehir gibi akıp, onlarla kalmak istiyordun, sen aktıkça uzaklaşıyorlardı senden. Annen o gölün içinde sensiz büküyordu boynunu, kıyamıyordun. Baban sen olmadan o gölün hacmince ıssızdı, kıyamıyordun. Akıp gitmek istiyordun, neden bir nehir gibi olamıyordun?
Bir baş ağrısıyla çıkmıştın evden. Sonra kalktın ta buralara sürdün kendini, güneşin balçıkla sıvanmadığı tek ülkeye.
Yalpalıyordun yolda ama, kendine geliyordun.


5 Eylül 2014 Cuma

ÇARŞI PAZAR

gün batarken üst üste kentler. bağdat bir çarşı, gazze pazar. halepte bir kasap dükkanı. londrada sherlockun 4. sezonunu çekiyorlar. İstanbulda akşamın etekleri zil çalıyor. bosnada iki lafın blini kırıyor ihtiyarlar. Sahi, insan günde kaç litre kan içiyor? 

gün batarken üst üste kentler. ankarada bir parfümeri. ölüm kokusu da para etmiyor. dün pazara giderken gördüm, kafası olmayanlar için kelle satıyorlar. eskici yine eskileri bağırıyor. bakıyorum hep aynı parçalar: 'insanlık ölmüş'ler, 'bir şey yapalım'lar... kimsenin ihtiyacı yok yetimler için kıyama. 

kumbaramda umutsuzluk birikiyor. sanırım yeni bir şey alacağım. gözlüklerimi 7 renkli yapacağım. belki de artık koşmalıyım, gidip kusmalıyım, kendime tokat atmalıyım. 

gün batarken üst üste kentler. ankaranın sakinliğini bozmuyor hiçbir bomba. başımıza yıkılan evlerde temizlik yapıyor kadınlar. halep sokaklarından kırmızı et seçiyor babalar. ölü çocuklara aldırmadan parkta kayıyor oğlum. 

 iyisi mi diyorum, kalkıp toz alayım. nasılsa bir mazeret buluruz vicdanımıza.

3 Eylül 2014 Çarşamba

Kelimeler ve Şeyler

“Théophile Gautier, Velâzquez'in Las Meninas'ını ilk kez gördüğünde, kendini "tablo nerede?" diye haykırmaktan alıkoyamamıştır.


İlk bakışta, tablo basit bir konuyu işlemektedir. Kralın beş yaşındaki kızı infante Margarita, nedimeleri (lasmeninas) ve soytarılarıyla çevrelenmiş olarak tablonun ortasındadır. En dip tarafta, saray nazırının silueti görülmektedir, ama biraz daha yakından ve daha dikkatle bakılınca, tabloda başka kişilerin de olduğu fark edilmektedir. Dip duvarın üzerinde bir ayna vardır ve aynadan İspanya kralı IV. Felipe ile kraliçe Avusturyalı Maria- Anna'nın görüntüleri yansımaktadır. Ve ressamın bizzat kendisi, üzerinde çalıştığı tuali bize ters dönmüş olarak görülmektedir. O halde, resmi yapılan kimdir, kimlerdir? Tablonun adının belirttiği gibi, nedimeler mi, küçük prenses mi, yoksa kral ve kraliçe mi? Tablonun mekânı nerededir? Ressamın çalıştığı atölyede mi, yoksa kral ile kraliçenin bulunduğu yerde mi? Acaba iki tablo mu vardır? Biri gördüğümüz, diğeri de görmediğimiz, yapıldığını anladığımız. Asıl tablo hangisidir? Öte yandan, kral ile kraliçenin durdukları yer, aynı zamanda bizim de, seyircinin de durduğu yerdir. Las Meninas, bakanın bakılan olduğu ve tablonun kişilerinin arasına katıldığı tek resimdir; ayna, kral ile kraliçenin görüntüleriyle birlikte, bizimkini de yansıtmak durumundadır.

Foucault, Kelimeler ve Şeyler’i yazmaya, İnsan Bilimlerinin Arkeolojisi'ni oluşturmaya bu noktadan itibaren başlamaktadır.

KAPAK RESMİ:Diego RodriguezdaSilvay Velázquez,
Las Meninas(1656), Madrid, PradoMüzesi.”


Fransızca aslından çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay

İmge Kitabevi

1 Eylül 2014 Pazartesi

Terzi


Kaderiniz pek yakışmış ne usta terzi
Sizin için biçilmiş bir ev ve mutfağı
Sizin için bayan tüm bu erkekler
Adam edecekler sizi, dünyanın kaç bucağını
Sizin için size ezberletecekler

Sizin için bayan tüm bu güzel bahçeler
Halılar ve battaniyeler sizin için
Ruhunuzun sürtünerek acıdığı yollarda
Zarif ve pürüzsüz kalsın diye ayaklarınız
Ama o da ne ki, hesapta olmayan
Ruhunuz cildinize nasıl da yapışmış öyle
Nasıl temizlenecek bedeninizden bunca sülük
Bunca iş ve bunca söz izi, konu komşu,
Eş dost… Başka yara neredeyse yok.

29 Ağustos 2014 Cuma

PERİLERİN ARMAĞANLARI





Periler büyüktoplantılarını yapıyorlardı, son yirmi dört saat içinde dünyaya gelmiş bebeklerarasında armağan dağı­tımını gerçekleştireceklerdi.

Yazgının bütün bueski, bu kaprisli Bacıları, sevincin ve acının bütün bu garip Anaları son dereceçeşitliydiler: Kimilerinin kederli, asık yüzlü bir görünüşü vardı, kimileri deşen şakrak, alaycıydılar; kimileri gençti, her zaman genç olmuşlardı; kimileriihtiyardı, her zaman ihtiyar olmuşlardı.

Perilere inananbütün babalar gelmişlerdi, bebeklerini de getirmişlerdi kollarında.
Armağanlar,Yetenekler, iyi Rastlantılar, karşı durulmaz Durumlar, bir armağan dağıtımındakürsü üstü­ne konulan ödüller gibi yığılmıştı kurulun yanına. Burada­ki ayrılık,Armağanların bir çabanın karşılığı olan birer ödül değil de, daha yaşamamışolana gösterilen birer lütuf, alın yazısına yön verebilecek, mutluluk kadaryıkımın da kaynağı olabilecek birer lütuf olmasıydı.
Zavallı Perilerinişleri başlarından aşkındı; istekliler çok kalabalıktı çünkü, sonra Tanrı ileinsan arasında yer alan varlıklar da bizim gibi Zamanın ve sonsuz çocuklarının,Günlerin, Saatlerin, Dakikaların, Saniyelerin korkunç yasa­sına uyarlardı.




Gerçekten, birgörüşme gününde bakanlar kadar, ulusal bir bayramın karşılıksız azatlargetirdiği günlerde Mont-de-Piété görevlileri kadar şaşkındılar. Hatta, sabahtanberi duruşmada bulunup da akşam yemeğini, aileyi, sevgili terliklerinidüşünmekten kendilerini alamayan insan yargıçlar gibi, zaman zaman saatinibresine de baktılar sanıyorum. Doğaüstü adalette bile biraz acele ve rastlantıolduktan sonra insan adaletinin de bazı bazı böyle olmasına şaşmayalım. Bizlerde haksız birer yargıç oluruz yoksa.

O gün de bazısaçmalıklar yapıldı bu yüzden, ama Pe­rilerin belirgin, değişmez huyu önlemdençok kapris oldu­ğu için, bu saçmalıkları garip saymak yersiz olurdu.

Böylece servetimıknatıs gibi çekme gücü, çok zengin bir ailenin biricik varisine bırakıldı,çocukta yaşamın gözle görülür servetlerine karşı hiçbir hırs bulunmadığı gibi,her türlü yardımseverlik duygusundan da yoksun olduğundan, ilerde milyonlarıylapek sıkıcı durumlara düşebilirdi.
Güzellik aşkı ileŞiir gücü de böylece kederli bir kopu­ğun, bir taşocağı işçisinin oğlunaverildi, adam baş belâsı çocuğunun yeteneklerini hiçbir biçimde destekleyemez,gereksinmelerini de karşılayamazdı.
Bu törenlerdedağıtılanın değiştirilemeyeceğini, bir armağanın geri çevrilemeyeceğinisöylemeyi unuttum.
Bütün Perilerangaryanın bittiğini sanarak kalkıyor­lardı; bu insan parçalarına atılacakhiçbir armağan, hiçbir ödül kalmamıştı çünkü; bu sırada adamın biri, sanırımza­vallı, ufak bir satıcı, ayağa kalktı, kendisine en yakın Perinin renk renkbuhardan yapılmış giysisine yapışarak haykırıver­di:



“Ne o! bayan! biziunuttunuz galiba! benim çocuğum var daha! Boş yere gelmedik ya.”

Peri güç durumadüşmüş olabilirdi; hiçten başka bir şey kalmamıştı çünkü. Ama Periler, YeraltıCüceleri, Hava Perileri, Su Perileri gibi insan dostu olan, çoğu zaman dakendilerini onun tutkularına uydurmak zorunda kalan, ele gelmeyecek kadar ince,tanrısal varlıkların doğaüstü dün­yasında, binde bir uygulanmakla birlikte, çokiyi bilinen bir yasayı anımsadı, -böyle bir durumda, yani armağanlar tükenince,hemen oracıkta, bir armağan yaratacak düş gücü varsa, periyi bir armağan daha, fazladan ve olağanüstü bir- armağan daha vermeye yetkili kılar yasayı.

İyi Peri de böylece,periliğine yaraşır bir güvenle, “Senin oğluna … senin oğluna da … Beğenilmevergisini veriyorum!” dedi.
“Ama nasılbeğenilmek! beğenilmek, ha? .. neden beğenilmek?” diye sordu küçük dükkâncıinatla, Uyumsuz­luk mantığına kadar yükselecek güçte olmayan, şu orta-malımantık yürütücülerden biri olmalıydı.
“Çünkü! Çünkü!” diyeyanıtladı Peri öfkeyle, ona sır­tını döndü, sonra da arkadaşlarının arasınakatıldı, şöyle diyordu onlara: “Şu küçük, kendini beğenmiş Fransız’a nedersiniz, her şeyi anlamak istiyor, oğluna en iyi armağanı kopardıktan sonrabile soru sormaya, Tartışılmaz’ı tartışmaya kalkıyor?”


Charles BAUDELAİRE
Paris Sıkıntısı

Çev: Tahsin Yücel

Tavuk mu yumurtadan?

Aslında toplumsal tip, bireysel olarak temsil edilen ve ancak çok sayıda bireyin benzeri davranış ve eylemlerinde karakteristikleşen, ortak tanımlayana dönüşen bir kavramdır. Eylemin kalıplaşması, genelliği içeren özel temsil yeteneğine ulaşması olarak özgünleşmedir. Ait olduğu yapıyı ve evreni kendinde toplayabilme durumudur. Her yapı kendi tipini ve insanını var eder; yahut her yapı kendi insanı tarafından oluşturulur ve yeniden yeniden formüle edilir.
M. Ali AYDEMİR
1621687_660198657355326_377890846_n
Hayatımızın kısır döngülerle çevrili olmasındaki hikmet, zihne önemli bir şeyi hatırlatmak olabilir mi?
Zihin çocuk gibidir. Bir şeyi kavraması için onu parçalaması gerekir. Hakikatin tümünü yutamayacak kadar dar bir boğazı vardır zihnin. Azar azar tadar, sonra onları kendi bünyesinde birleştirir. Tıpkı çocukların oyuncaklarını parçalayarak tanıması gibi.
Zihin, bu parçalama eylemiyle  bütünün doğasını bir anda kavramaktan yoksundur. Kısır döngüler, hayatın bütün/tek elden çıkmış bir varlık olduğunu hatırlatmak isteyen uyarı levhaları gibi, ummadık anlarda karşımıza çıkar. Adeta zihni bir düşünme eğitimine sokmak ister, onu şaşırtır, kalıpla gelmiş fikirleri sorgulamasını ister.
Ayırmaya ve parçalamaya pek meraklı olan zihnimizin yularını bıraksak, ilk yapacağı iş parçayı bütünden koparmak olur. Hayatın bütününden parçanın birini ayırmaya kalktığımızda parçayı bütünden değil, bütünü bütünden ayırmış olduğumuzu ancak derin düşünme sayesinde anlayabiliriz.
Nasıl?
Toplum-birey ilişkisi üzerinden şöyle bir şey:
Bireyi toplumdan ayırırsak, birbirinden bağımsız bireylerin oluşturduğu bir topluluk elde etmiş oluruz. Bu topluluk birer yalnızlar yığınından başka bir şey değildir. Kişisel gelişen, kişisel doyan, kişisel zenginleşen ve kişisel ölen insanlar topluluğu.
Toplumu bireyden ayırdığımızda ise, katı kuralları olan ve bireyin hareket kabiliyetini kısırlaştıran bir diktatör toplum elde etmiş oluruz. İçe kapalı, yabancı düşmanı, ırkçı.
Zihnin; ne toplumu, ne de bireyi ‘bütün’ olarak bıraktığıi iki ayırma örneği.
Hiç Kuran Meali okudunuz mu bilmiyorum. Kuran toplum vurgusunu öyle noktalara getirir ki ki, cennet ya da cehenneme bireylerin değil de toplumların sokulacağını düşünürsünüz.
Bakara 164: (…)  düşünen bir toplum için birçok deliller vardır.
Maide 50: (…)  İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır?
Enam 45: Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. (…)
Rad 3: (…) Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.
Zuhruf 58: (…)  Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.
Casiye 14: (…)  Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.

Yukarıda alıntıladığım ayetler sadece birkaç örnek. Bunun gibi nicesine Kuran'ı Kerim'de rastlayabilirsiniz.
Kuran, “Her koyun kendi bacağından aslır” anlayışını böyle yerden yere vururken; bireylerin toplum, toplumun da bireyler üzerinde baskı kurmasına müsaade etmez. Toplumla birey arasındaki doğal olan ilişki kanunlarını çalıştırır.
Şûrâ 48: Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. (...)

Toplum; yukarıdan aşağıya doğru, kurumsallaşmış yapısıyla bireylerine ortak bir bilinç, ortak davranış kalıbı sağlar. Gelenekler, yazılı olmayan toplum kuralları, dini kurallar, nesilde nesile aktarılmış tarihi bilgiler, masallar, destanlar, türküler, yemek kültürü ve saire.
Bireyler de, birbirlerini iyiliğe özendirip içlerindeki kötüyü ayıklayarak,  aşağıdan yukarıya doğru toplumun kurumsal yapısını şekillendirir. Bireyden topluma değişimin en çarpıcı örneği 100 Maymun Teoremi'dir. Toplumda belli yasaların değişmesi için, bir bireyin davranışını değiştirmesiyle giderek yayılan, değişimin belli hacme ulaşmasıyla toplumun bütününe ulaşan, adeta 'toplumun ortak aklı'nı ispata koyulan bir teoremdir. Bazı kaynaklara göre hikaye şöyle:
1952'de Koshima Adası'nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hoşlarına gitmiyor.  Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasında yayılıyor. Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları... 

Bütün bu okumalardan sonra, Allah’ın yerçekimi kanunu kadar net ve değişmez bir yasasıyla yüz yüze geliyoruz.
 Rad 11: (…)  Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. (…)

Yeryüzü ayetleri ile Kur'an ayetleri ne kadar uyumlu değil mi?  

28 Ağustos 2014 Perşembe

Steryolog nedir?

O bildik bir hikayedir. Şöyle:


STERYOLOG
adam girdi içeri “iyi akşamlar”la
kadın bir demet “merhaba” verdi
sonra çocuk girdi içeri
“babacığım ne getirdin bana?”

adam cebinden iki yüz kuruş çıkardı
kadın adama baktı
adam cebinden sigortasını çıkardı
çocuk adama baktı
adam göğsünden kalbini çıkardı
adam kendine baktı
kadın ağzından gençliğini çıkardı
adam kadına baktı
çocuk “bana ne getirdin?” diye bağırdı
derken elektrik kesildi
kadın sesini açtı
adam suskunluğunu saçtı
çocuk avazı çıktığı kadar
adam beynini çıkardı
beyni ikiye ayırdı
kadın saçıyla kırıntıları süpürdü
çocuk beyni yedi
adam kalbini yedi
kadın kendini yedi
elektrik gitti gelmedi
uyudular sabaha kadar yoksulluğun koynunda.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Olmamış


İçinde çam ağaçlarının yükseldiği bir kelime... Oysa trenle Paris'e gidiyormuş havası vardı. Oralı olmamış, buralı değilmiş. Sanki bulutları şehirlere göre kategorize etmiş. Gri bulutlar kuzeyli, küçük bulutlar güneyli.

İçinde çölleri aşan mecnunların kol gezdiği bir kelime. Oysa trenle Londra'ya gidiyormuş havası vardı. Oralı olmamış, buralı değilmiş. Sanki toprağı kategorize ediyordu. Kara topraklar kuzeli, kızıl topraklar güneyli.



Ağaçların kesildiği kelimelerden biri diyor ki, sonum geldi. Suların yükseldiği çöllerden seslendi bir kelime, nerde Nuhun gemisi?



İçinde erdemlerin türkü söylediği bir kelimeyi dövdüler. Öyle hırpalandı ki, kaçıp gitmesinden korktum. İnsanlrın yaşadığı yerlere gider gibi bir havası vardı. Oralıymış, ama insanlar oralı olmamış.

Göçmen Adaylar Lütfen Dikkat



Bu kapıdan

ya geçeceksiniz

ya da geçmeyeceksiniz.



Geçerseniz,
her zaman adınızı hatırlamanız
tehlikesi olduğunu unutmayın.

Her şey gözlerini dikecektir size
siz de onlara öyle bakın
ve bırakın ne olursa olsun.

Eğer kapıdan geçemezseniz,
o zaman
saygın bir hayat yaşamanız

inançlarınıza bağlı
konumunuzu değiştirmeden
kahramanca ölmeniz mümkün

ama pekçok şey kör edecektir sizi,
pekçok şey sizi görmezden gelecektir,
kim bilir ne pahasına?

Kapının kendisi
hiçbir konuda söz vermiyor.
Kapı, sadece bir kapı işte.


Adrienne Rich
Çeviri : Cevat Çapan

Görsel: İmam Ebu Şitaye (Filistin)



Hayır delikanlı, sen bir az-gelişmişsin

Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar...

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, "Ben Avrupalıyım," demeye başladı, "Asya bir cüzzamlılar diyarıdır."
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına "Hayır delikanlı," diye fısıldadılar, "sen bir az-gelişmişsin."

Ve hristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir "nişan-ı zişan" gibi gururla benimsedi aydınlarımız.


Cemil Meriç - Bu Ülke


Zafer


26 Ağustos 2014 Salı

LEKE


Tüm şehirlere girdik, tüm evleri tek tek kontrol ettik. Şehir yollarının giriş çıkışlarını kapattık. Uyuyabiliriz. Bu gece nöbet tutmayalım. Nasıl olsa kaçamazlar. Tek bir düş dahi göremeyecek kadar yorgunlar. Sabah kafalarının karışıklığından dolayı güneşi bile görebileceklerini sanmıyorum. Uyuyalım. Belki bu gece bu kabustan uyanırız. 

Tanrım… Verdiğin tüm nimetler için sana şükrediyoruz. Kabuslar için bile. Kabusları nimet sınıfına sokmak belki yakışıksız, ancak senin hiçbir şeyi boş yere yaratmadığının bilincindeyiz. Yaratma sebebini anlamasak da sana şükrediyoruz. Şu anda kanımızı emen sivrisinekler için bile. Amin.

Silahları hazırlayın. Kuşuçurtmayın. Uçurtma uçuranları vurun. Bugün kurtuluş günümüzdür. Emirlere kesin bir itaatle uyun. Düşünmeyin. Sadece emredileni yapın. Kazanacağımız zaferle ödüllendirileceksiniz. Tarih sizin adınızı altın uçlu kalemlerle yazacak. Merak etmeyin, tükenmez altın uçlu kalemler olacak. Dilediğiniz kadar uzun zaferler kazanabilirsiniz. Haydi askerler, hücuuum!

Tanrım… Sana karşı dürüst olmak zorundayım. Hiçbirimiz ne yaptığımızı bilmiyoruz. Düşman kim bilmiyoruz. Burada ne işimiz var, bilmiyoruz. Bu savaş kimin için, bilmiyoruz. Zafer kimin olacak, bilmiyoruz. İnsanlar bir taşla ölebilir, bir kurşunla. Bazen ölmüyorlar. Ölseler bile dirençleri ölmüyor. Toprağın altında cesetleri çürürken, havaya karşan azot gazına dirençleri siniyor sanki. Bu havayı soluyanlar, bu direnç gücüne de erişiyorlar sonra. Sanki hiç kimse gerçekten ölmüyor. Gözümüzün önünden kayboluyorlar sadece. Fikirleri, inançları yok edemeyeceksek, neden öldürüyoruz bilmiyoruz. Bu yüzden silahlarımızı değiştirdik. Mürekkeple saldıracağız. Tanrım, silahlarımızdan çıkan kelimelere güç ve istikamet ver. Bu sefer başaracağız. Ülkedeki bütün ileri gelenleri etkilemeyi başardık, sıra geri gelenlerde. Sonra edeceğimiz tövbeleri de şimdiden kabul et. Amin.

Bütün cephelerden rapor getirin. Fethedilmemiş kaleler kimler, hemen tespit edin. Kelimelerimiz ve baskılarımız onları değiştirmiyorsa, reklam bombardımanına tutun. Bu da işe yaramazsa öldürün. Bu sefer cesetlerini yakacağız.

Tanrım… Bu savaşı senin istediğin söylendi bize. Sonuçta biz de emir kuluyuz. Gerçi bundan da şüpheliyim. Sana kulluk ediyorsak bundan neden başkaları memnun, biz neden mutsuzuz. Senin memnuniyetin, bizim mutluluğumuz değil mi? Sana kulluk etmiyorsak, neden bu saçma savaşı yapıyoruz? Amin.

Demek bu kaleleri fethedemiyoruz. Öyle ise onları öldüreceğiz ama bizim ellerimizle değil, kendi elleriyle. Şimdi geri çekilip olan biteni seyredelim. Mürekkebimiz okullara, hastanelere, iş yerlerine ve evlere dağıtıldı. Ektiğimiz fikirler kana karıştı. Artık savaşımız yavaş ama sürekli olacak. Kendi içlerinde çelişecek ve birbirlerini yoketmeye çalışacaklar. Biz sadece seyredecek ve dua edeceğiz. Dua dedim de, Tanrı’ya en yakın olanınız kimse getirin. 

Tanrım… Bu savaşla ilgili şüphelerim günden güne artıyor. Huzursuzum. Bu savaşı senin istediğinden artık emin değilim. Ne olur doğruyu bulmamda bana yardım et. Amin.

Demek Tanrı’ya en yakın olanınız vicdani ret hakkını kullanmış. Bir asker kaçağı, bir suçlu! Yine de onunla konuşacağım. Söyle kaçak, sence bu savaşı Tanrı mı istiyor?

-Belki istiyordur, ama senin kazanmanı istemiyor.

-Nerden biliyorsun?

-Yüzünü boyayan huzursuzluk lekesinden.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

İnsanın kullanımında olup da silah olmayan ne var ki?


"Dünyayı değiştirmek istemiştik. Ama perişanca yenildik. Şimdiyse, değişmemek için ben dünyaya direniyorum."
video

Boyunayım


Ama enine olmayı tercih ederdim.

Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim

Taşları ve o ana sevgisini emen

Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,

Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazik ki

Sanki özenle boyanmıs ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,

Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.

Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç

Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkişmanın anlamını bilir,

Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.


Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,

Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.

Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.

Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen

Ben de onlar gibiyim aslında –

Düşüncelerim bulanır sonra.

Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.

Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.

Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:

O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin



Sylvia Plath

Çeviren: Enis AKIN

24 Ağustos 2014 Pazar

Masal



Kurbağalar kurbağalar
Vırak vırak çağırırlar
Cani bir öpücüğü
Bir prens olmak kibar ve soylu
İyi atlarla koşmak uzun ovaları
Genç kızlar ergen kızlar satarken çalımları
kalp çalmak sonra kırmak sonra yapıştırıp
Çiğnemek ayak topuğuyla
Kurbağalar kurbağalar
Orda kalın hep, lağımlı dere kenarında.

Mektup


İşte çay, işte sigara 
ve sonsuzlukmuş gibi görünen bir masa. 
Masada 60 yıllık bir harita. 
Sana bu mektubu bilmediğim bir dilde yazıyorum. 
Senin olmadığın bir sofra bu dünya.