29 Ağustos 2014 Cuma

PERİLERİN ARMAĞANLARI





Periler büyüktoplantılarını yapıyorlardı, son yirmi dört saat içinde dünyaya gelmiş bebeklerarasında armağan dağı­tımını gerçekleştireceklerdi.

Yazgının bütün bueski, bu kaprisli Bacıları, sevincin ve acının bütün bu garip Anaları son dereceçeşitliydiler: Kimilerinin kederli, asık yüzlü bir görünüşü vardı, kimileri deşen şakrak, alaycıydılar; kimileri gençti, her zaman genç olmuşlardı; kimileriihtiyardı, her zaman ihtiyar olmuşlardı.

Perilere inananbütün babalar gelmişlerdi, bebeklerini de getirmişlerdi kollarında.
Armağanlar,Yetenekler, iyi Rastlantılar, karşı durulmaz Durumlar, bir armağan dağıtımındakürsü üstü­ne konulan ödüller gibi yığılmıştı kurulun yanına. Burada­ki ayrılık,Armağanların bir çabanın karşılığı olan birer ödül değil de, daha yaşamamışolana gösterilen birer lütuf, alın yazısına yön verebilecek, mutluluk kadaryıkımın da kaynağı olabilecek birer lütuf olmasıydı.
Zavallı Perilerinişleri başlarından aşkındı; istekliler çok kalabalıktı çünkü, sonra Tanrı ileinsan arasında yer alan varlıklar da bizim gibi Zamanın ve sonsuz çocuklarının,Günlerin, Saatlerin, Dakikaların, Saniyelerin korkunç yasa­sına uyarlardı.




Gerçekten, birgörüşme gününde bakanlar kadar, ulusal bir bayramın karşılıksız azatlargetirdiği günlerde Mont-de-Piété görevlileri kadar şaşkındılar. Hatta, sabahtanberi duruşmada bulunup da akşam yemeğini, aileyi, sevgili terliklerinidüşünmekten kendilerini alamayan insan yargıçlar gibi, zaman zaman saatinibresine de baktılar sanıyorum. Doğaüstü adalette bile biraz acele ve rastlantıolduktan sonra insan adaletinin de bazı bazı böyle olmasına şaşmayalım. Bizlerde haksız birer yargıç oluruz yoksa.

O gün de bazısaçmalıklar yapıldı bu yüzden, ama Pe­rilerin belirgin, değişmez huyu önlemdençok kapris oldu­ğu için, bu saçmalıkları garip saymak yersiz olurdu.

Böylece servetimıknatıs gibi çekme gücü, çok zengin bir ailenin biricik varisine bırakıldı,çocukta yaşamın gözle görülür servetlerine karşı hiçbir hırs bulunmadığı gibi,her türlü yardımseverlik duygusundan da yoksun olduğundan, ilerde milyonlarıylapek sıkıcı durumlara düşebilirdi.
Güzellik aşkı ileŞiir gücü de böylece kederli bir kopu­ğun, bir taşocağı işçisinin oğlunaverildi, adam baş belâsı çocuğunun yeteneklerini hiçbir biçimde destekleyemez,gereksinmelerini de karşılayamazdı.
Bu törenlerdedağıtılanın değiştirilemeyeceğini, bir armağanın geri çevrilemeyeceğinisöylemeyi unuttum.
Bütün Perilerangaryanın bittiğini sanarak kalkıyor­lardı; bu insan parçalarına atılacakhiçbir armağan, hiçbir ödül kalmamıştı çünkü; bu sırada adamın biri, sanırımza­vallı, ufak bir satıcı, ayağa kalktı, kendisine en yakın Perinin renk renkbuhardan yapılmış giysisine yapışarak haykırıver­di:



“Ne o! bayan! biziunuttunuz galiba! benim çocuğum var daha! Boş yere gelmedik ya.”

Peri güç durumadüşmüş olabilirdi; hiçten başka bir şey kalmamıştı çünkü. Ama Periler, YeraltıCüceleri, Hava Perileri, Su Perileri gibi insan dostu olan, çoğu zaman dakendilerini onun tutkularına uydurmak zorunda kalan, ele gelmeyecek kadar ince,tanrısal varlıkların doğaüstü dün­yasında, binde bir uygulanmakla birlikte, çokiyi bilinen bir yasayı anımsadı, -böyle bir durumda, yani armağanlar tükenince,hemen oracıkta, bir armağan yaratacak düş gücü varsa, periyi bir armağan daha, fazladan ve olağanüstü bir- armağan daha vermeye yetkili kılar yasayı.

İyi Peri de böylece,periliğine yaraşır bir güvenle, “Senin oğluna … senin oğluna da … Beğenilmevergisini veriyorum!” dedi.
“Ama nasılbeğenilmek! beğenilmek, ha? .. neden beğenilmek?” diye sordu küçük dükkâncıinatla, Uyumsuz­luk mantığına kadar yükselecek güçte olmayan, şu orta-malımantık yürütücülerden biri olmalıydı.
“Çünkü! Çünkü!” diyeyanıtladı Peri öfkeyle, ona sır­tını döndü, sonra da arkadaşlarının arasınakatıldı, şöyle diyordu onlara: “Şu küçük, kendini beğenmiş Fransız’a nedersiniz, her şeyi anlamak istiyor, oğluna en iyi armağanı kopardıktan sonrabile soru sormaya, Tartışılmaz’ı tartışmaya kalkıyor?”


Charles BAUDELAİRE
Paris Sıkıntısı

Çev: Tahsin Yücel

Tavuk mu yumurtadan?

Aslında toplumsal tip, bireysel olarak temsil edilen ve ancak çok sayıda bireyin benzeri davranış ve eylemlerinde karakteristikleşen, ortak tanımlayana dönüşen bir kavramdır. Eylemin kalıplaşması, genelliği içeren özel temsil yeteneğine ulaşması olarak özgünleşmedir. Ait olduğu yapıyı ve evreni kendinde toplayabilme durumudur. Her yapı kendi tipini ve insanını var eder; yahut her yapı kendi insanı tarafından oluşturulur ve yeniden yeniden formüle edilir.
M. Ali AYDEMİR
1621687_660198657355326_377890846_n
Hayatımızın kısır döngülerle çevrili olmasındaki hikmet, zihne önemli bir şeyi hatırlatmak olabilir mi?
Zihin çocuk gibidir. Bir şeyi kavraması için onu parçalaması gerekir. Hakikatin tümünü yutamayacak kadar dar bir boğazı vardır zihnin. Azar azar tadar, sonra onları kendi bünyesinde birleştirir. Tıpkı çocukların oyuncaklarını parçalayarak tanıması gibi.
Zihin, bu parçalama eylemiyle  bütünün doğasını bir anda kavramaktan yoksundur. Kısır döngüler, hayatın bütün/tek elden çıkmış bir varlık olduğunu hatırlatmak isteyen uyarı levhaları gibi, ummadık anlarda karşımıza çıkar. Adeta zihni bir düşünme eğitimine sokmak ister, onu şaşırtır, kalıpla gelmiş fikirleri sorgulamasını ister.
Ayırmaya ve parçalamaya pek meraklı olan zihnimizin yularını bıraksak, ilk yapacağı iş parçayı bütünden koparmak olur. Hayatın bütününden parçanın birini ayırmaya kalktığımızda parçayı bütünden değil, bütünü bütünden ayırmış olduğumuzu ancak derin düşünme sayesinde anlayabiliriz.
Nasıl?
Toplum-birey ilişkisi üzerinden şöyle bir şey:
Bireyi toplumdan ayırırsak, birbirinden bağımsız bireylerin oluşturduğu bir topluluk elde etmiş oluruz. Bu topluluk birer yalnızlar yığınından başka bir şey değildir. Kişisel gelişen, kişisel doyan, kişisel zenginleşen ve kişisel ölen insanlar topluluğu.
Toplumu bireyden ayırdığımızda ise, katı kuralları olan ve bireyin hareket kabiliyetini kısırlaştıran bir diktatör toplum elde etmiş oluruz. İçe kapalı, yabancı düşmanı, ırkçı.
Zihnin; ne toplumu, ne de bireyi ‘bütün’ olarak bıraktığıi iki ayırma örneği.
Hiç Kuran Meali okudunuz mu bilmiyorum. Kuran toplum vurgusunu öyle noktalara getirir ki ki, cennet ya da cehenneme bireylerin değil de toplumların sokulacağını düşünürsünüz.
Bakara 164: (…)  düşünen bir toplum için birçok deliller vardır.
Maide 50: (…)  İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır?
Enam 45: Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. (…)
Rad 3: (…) Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.
Zuhruf 58: (…)  Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.
Casiye 14: (…)  Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.

Yukarıda alıntıladığım ayetler sadece birkaç örnek. Bunun gibi nicesine Kuran'ı Kerim'de rastlayabilirsiniz.
Kuran, “Her koyun kendi bacağından aslır” anlayışını böyle yerden yere vururken; bireylerin toplum, toplumun da bireyler üzerinde baskı kurmasına müsaade etmez. Toplumla birey arasındaki doğal olan ilişki kanunlarını çalıştırır.
Şûrâ 48: Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. (...)

Toplum; yukarıdan aşağıya doğru, kurumsallaşmış yapısıyla bireylerine ortak bir bilinç, ortak davranış kalıbı sağlar. Gelenekler, yazılı olmayan toplum kuralları, dini kurallar, nesilde nesile aktarılmış tarihi bilgiler, masallar, destanlar, türküler, yemek kültürü ve saire.
Bireyler de, birbirlerini iyiliğe özendirip içlerindeki kötüyü ayıklayarak,  aşağıdan yukarıya doğru toplumun kurumsal yapısını şekillendirir. Bireyden topluma değişimin en çarpıcı örneği 100 Maymun Teoremi'dir. Toplumda belli yasaların değişmesi için, bir bireyin davranışını değiştirmesiyle giderek yayılan, değişimin belli hacme ulaşmasıyla toplumun bütününe ulaşan, adeta 'toplumun ortak aklı'nı ispata koyulan bir teoremdir. Bazı kaynaklara göre hikaye şöyle:
1952'de Koshima Adası'nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hoşlarına gitmiyor.  Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasında yayılıyor. Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları... 

Bütün bu okumalardan sonra, Allah’ın yerçekimi kanunu kadar net ve değişmez bir yasasıyla yüz yüze geliyoruz.
 Rad 11: (…)  Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. (…)

Yeryüzü ayetleri ile Kur'an ayetleri ne kadar uyumlu değil mi?  

28 Ağustos 2014 Perşembe

Steryolog nedir?

O bildik bir hikayedir. Şöyle:


STERYOLOG
adam girdi içeri “iyi akşamlar”la
kadın bir demet “merhaba” verdi
sonra çocuk girdi içeri
“babacığım ne getirdin bana?”

adam cebinden iki yüz kuruş çıkardı
kadın adama baktı
adam cebinden sigortasını çıkardı
çocuk adama baktı
adam göğsünden kalbini çıkardı
adam kendine baktı
kadın ağzından gençliğini çıkardı
adam kadına baktı
çocuk “bana ne getirdin?” diye bağırdı
derken elektrik kesildi
kadın sesini açtı
adam suskunluğunu saçtı
çocuk avazı çıktığı kadar
adam beynini çıkardı
beyni ikiye ayırdı
kadın saçıyla kırıntıları süpürdü
çocuk beyni yedi
adam kalbini yedi
kadın kendini yedi
elektrik gitti gelmedi
uyudular sabaha kadar yoksulluğun koynunda.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Olmamış


İçinde çam ağaçlarının yükseldiği bir kelime... Oysa trenle Paris'e gidiyormuş havası vardı. Oralı olmamış, buralı değilmiş. Sanki bulutları şehirlere göre kategorize etmiş. Gri bulutlar kuzeyli, küçük bulutlar güneyli.

İçinde çölleri aşan mecnunların kol gezdiği bir kelime. Oysa trenle Londra'ya gidiyormuş havası vardı. Oralı olmamış, buralı değilmiş. Sanki toprağı kategorize ediyordu. Kara topraklar kuzeli, kızıl topraklar güneyli.



Ağaçların kesildiği kelimelerden biri diyor ki, sonum geldi. Suların yükseldiği çöllerden seslendi bir kelime, nerde Nuhun gemisi?



İçinde erdemlerin türkü söylediği bir kelimeyi dövdüler. Öyle hırpalandı ki, kaçıp gitmesinden korktum. İnsanlrın yaşadığı yerlere gider gibi bir havası vardı. Oralıymış, ama insanlar oralı olmamış.

Göçmen Adaylar Lütfen Dikkat



Bu kapıdan

ya geçeceksiniz

ya da geçmeyeceksiniz.



Geçerseniz,
her zaman adınızı hatırlamanız
tehlikesi olduğunu unutmayın.

Her şey gözlerini dikecektir size
siz de onlara öyle bakın
ve bırakın ne olursa olsun.

Eğer kapıdan geçemezseniz,
o zaman
saygın bir hayat yaşamanız

inançlarınıza bağlı
konumunuzu değiştirmeden
kahramanca ölmeniz mümkün

ama pekçok şey kör edecektir sizi,
pekçok şey sizi görmezden gelecektir,
kim bilir ne pahasına?

Kapının kendisi
hiçbir konuda söz vermiyor.
Kapı, sadece bir kapı işte.


Adrienne Rich
Çeviri : Cevat Çapan

Görsel: İmam Ebu Şitaye (Filistin)



Hayır delikanlı, sen bir az-gelişmişsin

Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar...

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, "Ben Avrupalıyım," demeye başladı, "Asya bir cüzzamlılar diyarıdır."
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına "Hayır delikanlı," diye fısıldadılar, "sen bir az-gelişmişsin."

Ve hristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir "nişan-ı zişan" gibi gururla benimsedi aydınlarımız.


Cemil Meriç - Bu Ülke


Zafer


26 Ağustos 2014 Salı

LEKE


Tüm şehirlere girdik, tüm evleri tek tek kontrol ettik. Şehir yollarının giriş çıkışlarını kapattık. Uyuyabiliriz. Bu gece nöbet tutmayalım. Nasıl olsa kaçamazlar. Tek bir düş dahi göremeyecek kadar yorgunlar. Sabah kafalarının karışıklığından dolayı güneşi bile görebileceklerini sanmıyorum. Uyuyalım. Belki bu gece bu kabustan uyanırız. 

Tanrım… Verdiğin tüm nimetler için sana şükrediyoruz. Kabuslar için bile. Kabusları nimet sınıfına sokmak belki yakışıksız, ancak senin hiçbir şeyi boş yere yaratmadığının bilincindeyiz. Yaratma sebebini anlamasak da sana şükrediyoruz. Şu anda kanımızı emen sivrisinekler için bile. Amin.

Silahları hazırlayın. Kuşuçurtmayın. Uçurtma uçuranları vurun. Bugün kurtuluş günümüzdür. Emirlere kesin bir itaatle uyun. Düşünmeyin. Sadece emredileni yapın. Kazanacağımız zaferle ödüllendirileceksiniz. Tarih sizin adınızı altın uçlu kalemlerle yazacak. Merak etmeyin, tükenmez altın uçlu kalemler olacak. Dilediğiniz kadar uzun zaferler kazanabilirsiniz. Haydi askerler, hücuuum!

Tanrım… Sana karşı dürüst olmak zorundayım. Hiçbirimiz ne yaptığımızı bilmiyoruz. Düşman kim bilmiyoruz. Burada ne işimiz var, bilmiyoruz. Bu savaş kimin için, bilmiyoruz. Zafer kimin olacak, bilmiyoruz. İnsanlar bir taşla ölebilir, bir kurşunla. Bazen ölmüyorlar. Ölseler bile dirençleri ölmüyor. Toprağın altında cesetleri çürürken, havaya karşan azot gazına dirençleri siniyor sanki. Bu havayı soluyanlar, bu direnç gücüne de erişiyorlar sonra. Sanki hiç kimse gerçekten ölmüyor. Gözümüzün önünden kayboluyorlar sadece. Fikirleri, inançları yok edemeyeceksek, neden öldürüyoruz bilmiyoruz. Bu yüzden silahlarımızı değiştirdik. Mürekkeple saldıracağız. Tanrım, silahlarımızdan çıkan kelimelere güç ve istikamet ver. Bu sefer başaracağız. Ülkedeki bütün ileri gelenleri etkilemeyi başardık, sıra geri gelenlerde. Sonra edeceğimiz tövbeleri de şimdiden kabul et. Amin.

Bütün cephelerden rapor getirin. Fethedilmemiş kaleler kimler, hemen tespit edin. Kelimelerimiz ve baskılarımız onları değiştirmiyorsa, reklam bombardımanına tutun. Bu da işe yaramazsa öldürün. Bu sefer cesetlerini yakacağız.

Tanrım… Bu savaşı senin istediğin söylendi bize. Sonuçta biz de emir kuluyuz. Gerçi bundan da şüpheliyim. Sana kulluk ediyorsak bundan neden başkaları memnun, biz neden mutsuzuz. Senin memnuniyetin, bizim mutluluğumuz değil mi? Sana kulluk etmiyorsak, neden bu saçma savaşı yapıyoruz? Amin.

Demek bu kaleleri fethedemiyoruz. Öyle ise onları öldüreceğiz ama bizim ellerimizle değil, kendi elleriyle. Şimdi geri çekilip olan biteni seyredelim. Mürekkebimiz okullara, hastanelere, iş yerlerine ve evlere dağıtıldı. Ektiğimiz fikirler kana karıştı. Artık savaşımız yavaş ama sürekli olacak. Kendi içlerinde çelişecek ve birbirlerini yoketmeye çalışacaklar. Biz sadece seyredecek ve dua edeceğiz. Dua dedim de, Tanrı’ya en yakın olanınız kimse getirin. 

Tanrım… Bu savaşla ilgili şüphelerim günden güne artıyor. Huzursuzum. Bu savaşı senin istediğinden artık emin değilim. Ne olur doğruyu bulmamda bana yardım et. Amin.

Demek Tanrı’ya en yakın olanınız vicdani ret hakkını kullanmış. Bir asker kaçağı, bir suçlu! Yine de onunla konuşacağım. Söyle kaçak, sence bu savaşı Tanrı mı istiyor?

-Belki istiyordur, ama senin kazanmanı istemiyor.

-Nerden biliyorsun?

-Yüzünü boyayan huzursuzluk lekesinden.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

İnsanın kullanımında olup da silah olmayan ne var ki?


"Dünyayı değiştirmek istemiştik. Ama perişanca yenildik. Şimdiyse, değişmemek için ben dünyaya direniyorum."
video

Boyunayım


Ama enine olmayı tercih ederdim.

Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim

Taşları ve o ana sevgisini emen

Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,

Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazik ki

Sanki özenle boyanmıs ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,

Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.

Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç

Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkişmanın anlamını bilir,

Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.


Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,

Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.

Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.

Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen

Ben de onlar gibiyim aslında –

Düşüncelerim bulanır sonra.

Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.

Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.

Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:

O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin



Sylvia Plath

Çeviren: Enis AKIN

24 Ağustos 2014 Pazar

Masal



Kurbağalar kurbağalar
Vırak vırak çağırırlar
Cani bir öpücüğü
Bir prens olmak kibar ve soylu
İyi atlarla koşmak uzun ovaları
Genç kızlar ergen kızlar satarken çalımları
kalp çalmak sonra kırmak sonra yapıştırıp
Çiğnemek ayak topuğuyla
Kurbağalar kurbağalar
Orda kalın hep, lağımlı dere kenarında.

Mektup


İşte çay, işte sigara 
ve sonsuzlukmuş gibi görünen bir masa. 
Masada 60 yıllık bir harita. 
Sana bu mektubu bilmediğim bir dilde yazıyorum. 
Senin olmadığın bir sofra bu dünya.

Tadımlık Karamsarlık

İçimizi oyuyorlar! Bizden insan dolması yapıyorlar. Erdemli olanları ezik diye çöpe atıyorlar. Anlamıyoruz onların dilinden. Aynı harfler, aynı kelimelerle yabancı bile olamıyoruz birbirimize. Kelimeleri sapanla atan bir nesil geliyor peşimizden. Zerafet bu çirkinliğe neden yakışıyor? Nazik bir bıçak ayırıyor bebeği eşinden. Toplumun ölü doğan çocukları; müzik eşliğinde, neşeyle, gülümseyen ağızlardan tıslayarak dökülen kelimelerle serpiyor toprağı üzerimize.


23 Ağustos 2014 Cumartesi

BABA BANA ÇARŞIDAN...




Baba bana bir yüz
kimliğim öldü benim
bu kafatası bir yük
Zevkler, renkler öznelerin
Ah bir yük kafamda
Şehrin meydanı gibi kalabalık
Bir sur içi gibi saklı
Kafatasım benim.

yüksek sesle konuşan
parmakla gösteren, yererek bakan
Kadınlar, erkekler,
Bak kendime yer yok
Siz oynayın burda çocuklar
Kimliğim öldüm benim
Baba bana bir yüz
yok işte, ey bilenler
bana bir yüz gerek
kimlik, bu kafatasına.
"yokmuşsun gibi yaşa"
kadınlara yazılmış tuhaf bir yasa.


Ne anlatmış şair burda?
şair dedim de, 
bıyıklı bir adam
Sigara içiyor yazı masasında
dudaklarını anlatıyor bir kadının
"kadın"ı dudak, ten, boya okuyor 
ah o kafatasını neyle dolduruyor?
her yanın dudak, her yanın ten
acı çekmek ancak bir çocuk için
ah be kadın, neyine insan olmak senin?

21 Ağustos 2014 Perşembe

Kelimelerin tarihi, bizim tarihimizdir.



Laiklik kavramı, modernleşme döneminde, fabrikada çalışmaya bağlı olarak ortaya çıkmış. O günün insanı; dini günlere, duaya, ibadete ya da tarıma bağlı olarak zamanını şekillendiren sıradan insanlar. Üretim işi fabrikalara taşınınca, zaman anlayışı da fabrikadaki üretim sistemi lehine değişir. Yani üretimi aksatmamak, üretimde yer alan insanların her anından yararlanmak, seri üretmek. Boş zaman kavramı da, fabrikadaki çalışma saatleri dışında kalan zaman için kullanılır. Vakti nakte çevirmek isteyen patronlar, üretim aşamalarını işçiler arasında bölüştürerek zaman kaybını büyük ölçüde önler. Böylece "an" olgusu ortaya çıkar.

Patronlar, hızlı üretim ritmine dayanamayan işçiyi rahatlatmanın yollarını da bulur. Eğlence ve alış veriş merkezleri, kafeler, sirkler, tiyatrolar... Fabrikadaki çalışma saatleri dışında kalan zamana verilen ad dikkat çekici: Boş zaman. Peki kime göre bu boş zaman? Tabi ki patronlara göre.

Hayatın doğal ritmi hızlanırken insanların içindeki boşluk da büyür. Büyüdükçe insan daha çok eğlenmeye, alışverişe, risk oyunlarına dalar. O günden beri iflah olmaz bir hastalık yakamızı bırakmaz: Kronik mutsuzluk.

Kelimeler aslında çok şeydir. Onlar kişilik giyebilir, onlar silaha dönüşebilir. Kelimelerle bir sınır çizebilirsiniz, hedefinizi  bölüp parçalayabilirsiniz. Kelimelerle, sunacağınız yemi parlatabilir, o parıltıyla hedefinizi  aşağılayabilirsiniz. Kelimelere, ilk kullanıldığı anlamdan öte anlamlar yükleyebilir, onları bir toplumun bünyesine salabilirsiniz. Artık kimyasal silahların vereceği zararı, asla tehlikeli görünmeyen kelimelerle verecek bir silaha sahipsiniz.

Bir nesne olmaktan öteye geçemeyen toplumların sınavı, kelimeleri bir silaha dönüştürebilecek dahilikte  olan toplum mühendislerinin oyunlarıdır. 


İnsanların kelimeleri, kelimelerin de insanları kullandığı tuhaf bir oyun. 

İltica Temel Bir Haktır

Suriyelilerden yana mıyım, evet. Türkiyelilerden yana mıyım, evet. Suriyelinin hırsızı, katili, fırsatçısı olabilir. Biz de sütten çıkmış ak kaşık değiliz. İt bağlasan durmaz dediğin bir depoyu Suriyelilere 200-300e kiralayan, günlük yevmiyesi 50 tl olan bir işte 20 tlye Suriyeli çalıştıran, kendi vatandaşına 400 liraya kiraya verdiğin evi Suriyeliye 800 liraya kiralayan da Suriyeli değil kardeşim.

Edebiyat ve Psikoloji

Edebi metin okumalarında, edebiyatla psikoloji'nin birbiriyle kimi zaman paralel, kimi zaman sarmal bir ilişki içinde olduğunu bilmesek de  hissetmişizdir okur olarak. Bu kitap bu konuyu hislerimizin daha ilerisine taşıyarak, adım adım edebiyatla psikoloji arasındaki derin bağı masaya yatırmaktadır. İnsanın ruhsal yapısını inceleyen psikoloji ile en az insan kadar karmaşık olabilen ve bir insan tarafından üretilen edebi eser arasında nasıl bir bağ bulunmaz? Psikoloji nasıl olur da bunu göz ardı edebilir ya da etmiş midir? İşte bu sorulara Freud'dan Adler'e, Wellek Waren'den Pospelov'a kadar bu konuda kafa yormuşların araştırmalarından bizlere doyumsuz, bir o kadar da tadımlık fragmanlar halinde cevaplar veriyor.
Kitabın ilk bölümü psikoloji hakkında bilgiler vererek, psikolojiyi bilim kılabilmek için uğraşmış bilim adamlarının çalışmalarını tanıtıyor. İkinci bölümünde ise edebiyatla psikoloji arasındaki bağlantıya dikkat çekerek, yazarın eser üretme sürecinde yaşadığı sorunlardan tutun da, yazarın haleti ruhiyesi ile kahramanların haleti ruhiyesine kadar bakışımızı genişleterek bakmamızı sağlıyor. Kitabın üçüncü bölümü ise "edebiyat ve psikoloji" başlığını taşımasından da anlaşılacağı gibi, edebi eserlerin psikologlar için ne denli ufuk açıcı bir kaynak olduğunu, psikoloji biliminden haberi olmayan bir yazarın bile kahramanlarının haleti ruhiyesini ne denli isabetli bir şekilde resmedebileceğini vurgularken, yazarların psikoloji bilimine duyacakları ilginin, eserlerine ne denli derinlik kazandırabileceğini de anlatıyor.
Kitaptan buraya alıntılamak istediğim çok şey olmasına rağmen bunu yapmıyorum. Çünkü kitaba şöyle bir göz attığımda, altını çizmiş olduğum satırların fazlalığı beni bunu yapmaktan vazgeçiriyor. Okumayı seven, psikoloji ile ilgilenen, yazan çizen herkese tavsiye edebileceğim bir İsmet Emre kitabıdır Edebiyat ve Psikoloji. Özellikle yazı yazarken "Yazdığım şey sanki beni kullanıyor, ben onu yazmıyorum o kendini yazdırıyor." diye düşünenler varsa, bu kitabı mutlaka okumalı.

Arka kapak yazısı:

"İnsan bedeniyle ruhu arasındaki ilişkiyi, çelişki ve açmazları edebiyat ve psikoloji kadar irdeleyen, onu bir takım kurallara dayandırma gayreti güden, insan ruhunun gizemli taraflarını, bilinç dışı alanlarını uzun ve ayrıntılı yolculuklarla tanımaya, karanlık noktalara ışık tutmaya çalışan üçüncü bir uğraş alanı yoktur. Üstelik, yaklaşık yüz yıldır her iki alanda da “sanat ve bilim olmak arasında gidip gelirken”. Tuhaf olanda birbirine bu kadar benzeyen iki çalışma alanı arasındaki körler ve sağırlar diyaloğunun yaşanmaya devam etmesidir. İşte elinizdeki çalışma gerek sanat oluşları gerekse bilim çevrelerine uzun süre kabullenmeyişleri bakımından aynı kaderi paylaşan edebiyat ve psikoloji bilimleri arasındaki belirgin benzerlikleri bir kez daha tartışmaya açarak sadece terminolojik düzeyde kalan “edebiyat psikolojisi” ara alanını biraz daha güçlendirmeye dönük bir çabanın ürünüdür. Her iki disiplinin de hem sanat hem bilim oluşları bakımından gözden geçirilerek ve diğerinden yararlanabilecekleri bakir alanlarını sağlamayı amaçlamaktadır."

Yazar hakkında bilgi için: 
http://www.ismetemre.com