26 Eylül 2014 Cuma

Seküler Sanat

“Dünyanın halini daha iyi anlamak için şu hayale sığınıyorum:
bütün var olanları yok ediyorum,
yalnızca iyi sanatçıların eserlerini koruyorum,
sonra onlardan bir dünya kuruyorum.
Ve dönüp seyrediyorum; cehennemde yaşıyorum.”

Yavuz Adugit, Şeyler ve İnsanlar

Kelimelerle yapılan bir resmin, hudutları aşma eğilimi karşısında dehşete düşüyorum bazen. Sanat, insanı sorgulamaktan Tanrı’yı sorgulamaya doğru devrildiğinde, haddi aşan sanat nesneleri ruhuma batıyor. O andan itibaren dinlediğim müziğin, okuduğum kitabın ya da izlediğim filmin bir anlamı kalmıyor. Bundan sonrası, sanattan bal toplama çabasına, eserin bütününü parçalayarak ayıklama işine dönüşüyor.

Bu durum çoğu zaman seküler sanat olur mu diye düşünmeme sebep oluyor. Hatta bunu arzuladığım da olmuyor değil. Hani Tanrı’yı sanata hiç sokmasak… Sekülerizmden yakınan biri olarak seküler sanatı savunamam. Tanrı’nın hudutlarına yaklaşmamak adına bir seküler sanat icrası pek ala mümkün; fakat bu amaçla sekülerizme kaymak, Tanrı’yı hayatın dışına atmak olmaz mı? Bu bakımdan, hayatın ta kendisinden beslenen sanatın seküler olması mümkün mü? O halde eseri parçalayıp ayıklama işi okura, dinleyiciye, izleyiciye büyük bir yük olarak kalıyor. Sanatın iki yönlü doğası gereği, eser ortaya çıkarıldığı andan çok sonra, başka gözlere, kulaklara sunulduğunda bir esere dönüşüyor.

Sanat, Tanrı ile kavga etme alanı mı?

Çok tanrılı dinlerin egemen olduğu medeniyetlerde sanat; tanrılarla kavga etme, hesaplaşma alanına dönüşmüş. Kadere isyan, tanrılara sitem, tanrıları adil olmaya zorlama, haksızlıkların müsebbibi olarak Tanrı’yı öne sürme… Toplum bilincinin dışa vurumu olarak ortaya çıkan eserler de elbette, yatağından beslendiği toplumu yansıtır.

Geçenlerde bir kitabın önsözünde rastladığım ifade, seküler sanat arzumu yeniden doruğa taşıdı. Kitabın önsözünde yer alan Işık Ergüden’in bir ifadesi şöyle:
“Bir Ahir Zaman Peygamberi, (…) Albert Caraco…”

Bir sanatçıdan önceden sınırları çizilmiş çerçevenin içinde kalmasını beklemek haksızlık olur, ancak yukarıda yer verdiğim benzetmenin düşünsel ya da yazınsal dünyamıza ne gibi bir katkısı olabilir?
Hayatı, insanı, ilişkileri, olayları, kuramları, kavramları anlama çabasında yoldaş edindiğimiz sanat, Tanrı’yı sigaya çekmeye dönüştüğünde, inançlı bir okurdan beklenen ne olabilir? Sanatın, Tanrı’nın alanına girme cüretine kendince bahane gösteren yaratma süreci, sanatçı tarafından sorgulanmaya kapalı bir alan mıdır?

Tüm bu sorduğumuz sorularda sanatçıya bir haklılık payı çıkarabiliriz. Sanatçının içsel ve inanç dünyası, bizim eleştirilerimizin hedefinde yer almaz. Seçicilik okura düşen bir ödevdir; fakat yine de bir sitem yollamak istiyorum söz yazarlarına.


Sıradan hayatlarımızda, biraz neşe olsun ya da hüznümüze eşlik diye dinlediğimiz dört dakikalık şarkıların kutsala dokunmasına ne gerek var?

22 Eylül 2014 Pazartesi

Hurdalık






Çekmeceye birikmiş yığınla taslak yazı. Çoğu yazdığım utandırıyor beni. Bir acemilik, bir acelecilik. Acemilikle aceleciliğin evli olduğunu düşünüyorum. Kardeşlerin farklı karakterleri vardır, büyüdükçe farklı yollara saparlar, oysa bunlar birbirinden hiç ayrılmıyor.


Dün gece Akif’in kitaplarından birini okurken farkettim, bazı sözcükler kahrından ölüyor. Ölmek, bilirsin, hiç yaşamamış biri gibi, hiç var olmamış. Varolmuşun varlığına bir reddiye gibidir unutmak. Bazen satırlar arasında sözcüklerin cesetleriyle karşılaşırsın. Fosil gözüyle bakarsın onlara, dil arkeolojisi açısından bulunmaz nimetlerdir. Benim gibiler için sadece birer ceset. Onların yerini alan genç sözcüklerle çalışırız biz. Yenilikçilik denebilir ama asıl neden bence tembellik. Genç sözcükler seleflerinin yerini tutmuyor, onlar kadar tecrübeleri yok, anlam kapasiteleri dar. Oysa şimdi cesetleşmiş bir kelimenin kendi zamanında taşıdığı anlamları, bugün halter şampiyonu sözcükler bile kaldıramıyor.

Bu sabah oturdum, bir şiirin içimi oymasını bekledim. Annemi kabak dolması yaparken seyrettim. Şiirin içimi güzellikle dordurmasını… Bu dünyadaki en iyi şiir kabak dolmasıdır mesela. Uyumludur, özenle hazırlanır, kıvamında pişirilir. Kabak dolması yapamayan biri, sedece dolmayı yemekle kırk yıllık gurme gibi eleştirilerde bulunabilir. Dolmaya yakışmayan bir baharatı sezebilir. Şiir de, tıpkı kabak dolması gibi, içindeki uyumsuz bir sözcüğü ifşa eder. Bunu anlamak için şair olmak gerekmez. Bu sebepten olsa gerek, şairler, kelimeleri pirinç ayıklar gibi eleyerek seçer.

Çoğu insan, hazır tarifli uyumlu sözcükleri sever, sözcükleri yormaz, uzun yollara koşmaz, bir anlamın izini sürecek dikkatten yoksunuz artık, her şey çabuk olmalı, çabuk yemeli, çabuk işe gitmeli, iş çabuk bitmeli, yemek çabuk pişmeli, bu ödev bugün çarçabuk bitmeli.

Acelecilikle acemiliğin evli olduğunu dününüyorum. Acemice satırlarda ancak aceleyle sindirilmiş şiirlerin tesiri olmalı. Biz çabuk okuruz, çabuk seçeriz, çabuk anlamları severiz. Koca bir paragrafı virgüllerle ayırarak tek bir cümleye sığdıran yazarlardan nefret ederiz. Koca bir paragrafta tek bir düşünceyi takip etmenin zorluğu karşısında bocalarız. Kısa cümleler, çabuk anlamlar sağlar. Nimetin yanındaki külfetten hoşlanmayız. Biz bu kentte hep böyle bir yerlere yetişerek yaşarız.

Bazen çabuk anlamlar da yorar insanı, hazır anlamlar satın alırız. Ünvanlı isimlerden kalıp kalıp fikirler alır, yeri geldikçe bu kalıplardan düşünce yaparız. Bu hem zamandan, hem ziyandan korur bizi. Biz böyle bir şeye yetişirken, davranızlarımızı otomatik plota alırız. Otomatik plota yönergeler veririz. Mesela vakit nakittir sözünü bütün kamu binalarına, parklara, okullara, zihin odalarımızın kapı kollarına yazarız. Biz çarçabuk sevip, çabuk bıkarız.

Bu akşam eski bir yazıya doğru hareket ettim. Tanıdık gelen iki satırın arasında durdum. Az ilerde ikamet eden bir sözcük vardı, hatırlıyorum simasını, adını çıkaramıyorum. Hal hatır sormak istedim ama yerini bulamadım. Konu komşusuna sordum, üzüldüm. Bir kaç yıl olmuş, sözcük hurdalığına kaldırılmış. Yeni basımlarda genç sözcükleri işe almışlar. Artık kimsenin ihtiyacı kalmamış bu sözcüğe. Henüz ölmemiş, yeni sözcük türetmek için tecrübesinden faydalanmak üzere, bir süre anlam koçluğu yapmış. Artık kimsenin ihtiyacı kalmamış, kalmamış insanların “ensar” olma görevi ve ihtiyacı. Depresyona girmiş, intihara kalkışmış, bir çeşit huzur evi olan hurdalığa yollamışlar onu. Üzüldüm. Hayat ne kadar hızlı olsa da, ölüm o kadar hızlı olmuyor bazen. Gidip hurdalıkta ziyaret edeyim derken; şimdi üzüleceğim, ağlayacağım… Zaten üç günlük dünya, üzülmeye değmez dedim ve çekmeceyi kapattım.

Sözlüğü açtım, onu buldum. Uzun süre konuşmadık, ben de soru sormadım. Üzüleceğim, ağlayacağım ne gerek var dedim. Gereksiz bir sürü yeni nesil sözcük kullandım. Biliyorum, yeni nesil geçmişine pek bağlı değil.



Onun hakkında yazılanları okuyorum şimdi, “ensar”ın anlamını bulmaya çalışıyorum. Onu hurdalıktan çıkarmaya gücüm yetmeyebilir, ama onu hayatıma, yanıma alabilirim. Bir yerden başlamalı işte, kişi insanların bir işine yaramalı. Yoksa Tanrı’nın ne işine yararız biz?

19 Eylül 2014 Cuma

NEHİR

Güneşi kararmış bir ülkenin evladıydın sen. Kalktın, buralara kadar geldin. Bir baş ağrısıyla çıkmıştın evden. Düştün, için bir kuyuya dönüştü. Ne aradığını bilmeden dolandın dünyayı. Kuzeyi gösteriyordu sana yıldızlar. Ağaçlara dokundun, karardığını düşündüğün alev yumağının sıcaklığını duyarak. Azıcık azığın vardı, komşu evlerde doyurdun açlığını. Kalktın, buralara yordun kendini.

Düştün, yaralarınla buluştun. Yoruldun, oturdun. Sırtını yasladığın dağ, sana sırrını verdi. Onları düşündün, asırlarca süren durağanlığı, kararlılığı; bir çivi gibi bir kapıya çakılmayı sonra. Düşündün. Sabitliğin gücünü anladığın anda bitkin düştün durmaktan. Kalktın, kendini buralara kadar sürdün.
Karşına çıkan ilk günahla kendini avutmuştun. Suçunu bileklerinde taşıyordun. Sonra bir nehre uyup, akmaya rüya yordun. Yanından akıp giden nehrin, hala yanında olmasına şaşıyordun. Az önce geçen balıklar, sonra gelecek balıklara benziyordu. Tomruklar, bir sonrakilerin aynı. Serin bir rüzgar yüzüne vuruyordu. Sen bütün nehirlere böyle şaşıyordun. Onda yıkadın kalbini, kalbini mesken tutmuş imleri. Akıp giden nehrin, orda durmasına şaşıyordun, kirlerini alıp, seni bırakmasına…
Sonra kalktın, kendini buralara getirdin, belki de aklına eziyet etmeye… Yine yoruldun, bir taşa oturdun. Taş sende katılığı çağrıştırıyordu. ‘Taş kalpli’ derdin baban için. Yoksa akıp gitmene izin vermez miydi? Bir nehir gibi akarken yalnız olmaktan yakınıyordun. Baban akmaktan yorulup bir göle dönüştüğünde, annen de o gölün içinde boğulmuştu. Sen hep akmak istiyordun.
Bir baş ağrısıyla çıkmıştın evden. Sonra kalktın kendini buralara sürdün. Kökleriyle küs olmanın huzursuzluğu düşüyordu dallarındaki yapraklarından. Ne kadar özgür olmak istesen de, babadan izinsiz açtığın çiçekler eziyordu göğsünü. Bir nehir gibi akıp, onlarla kalmak istiyordun, sen aktıkça uzaklaşıyorlardı senden. Annen o gölün içinde sensiz büküyordu boynunu, kıyamıyordun. Baban sen olmadan o gölün hacmince ıssızdı, kıyamıyordun. Akıp gitmek istiyordun, neden bir nehir gibi olamıyordun?
Bir baş ağrısıyla çıkmıştın evden. Sonra kalktın ta buralara sürdün kendini, güneşin balçıkla sıvanmadığı tek ülkeye.
Yalpalıyordun yolda ama, kendine geliyordun.


5 Eylül 2014 Cuma

ÇARŞI PAZAR

gün batarken üst üste kentler. bağdat bir çarşı, gazze pazar. halepte bir kasap dükkanı. londrada sherlockun 4. sezonunu çekiyorlar. İstanbulda akşamın etekleri zil çalıyor. bosnada iki lafın blini kırıyor ihtiyarlar. Sahi, insan günde kaç litre kan içiyor? 

gün batarken üst üste kentler. ankarada bir parfümeri. ölüm kokusu da para etmiyor. dün pazara giderken gördüm, kafası olmayanlar için kelle satıyorlar. eskici yine eskileri bağırıyor. bakıyorum hep aynı parçalar: 'insanlık ölmüş'ler, 'bir şey yapalım'lar... kimsenin ihtiyacı yok yetimler için kıyama. 

kumbaramda umutsuzluk birikiyor. sanırım yeni bir şey alacağım. gözlüklerimi 7 renkli yapacağım. belki de artık koşmalıyım, gidip kusmalıyım, kendime tokat atmalıyım. 

gün batarken üst üste kentler. ankaranın sakinliğini bozmuyor hiçbir bomba. başımıza yıkılan evlerde temizlik yapıyor kadınlar. halep sokaklarından kırmızı et seçiyor babalar. ölü çocuklara aldırmadan parkta kayıyor oğlum. 

 iyisi mi diyorum, kalkıp toz alayım. nasılsa bir mazeret buluruz vicdanımıza.

3 Eylül 2014 Çarşamba

Kelimeler ve Şeyler

“Théophile Gautier, Velâzquez'in Las Meninas'ını ilk kez gördüğünde, kendini "tablo nerede?" diye haykırmaktan alıkoyamamıştır.


İlk bakışta, tablo basit bir konuyu işlemektedir. Kralın beş yaşındaki kızı infante Margarita, nedimeleri (lasmeninas) ve soytarılarıyla çevrelenmiş olarak tablonun ortasındadır. En dip tarafta, saray nazırının silueti görülmektedir, ama biraz daha yakından ve daha dikkatle bakılınca, tabloda başka kişilerin de olduğu fark edilmektedir. Dip duvarın üzerinde bir ayna vardır ve aynadan İspanya kralı IV. Felipe ile kraliçe Avusturyalı Maria- Anna'nın görüntüleri yansımaktadır. Ve ressamın bizzat kendisi, üzerinde çalıştığı tuali bize ters dönmüş olarak görülmektedir. O halde, resmi yapılan kimdir, kimlerdir? Tablonun adının belirttiği gibi, nedimeler mi, küçük prenses mi, yoksa kral ve kraliçe mi? Tablonun mekânı nerededir? Ressamın çalıştığı atölyede mi, yoksa kral ile kraliçenin bulunduğu yerde mi? Acaba iki tablo mu vardır? Biri gördüğümüz, diğeri de görmediğimiz, yapıldığını anladığımız. Asıl tablo hangisidir? Öte yandan, kral ile kraliçenin durdukları yer, aynı zamanda bizim de, seyircinin de durduğu yerdir. Las Meninas, bakanın bakılan olduğu ve tablonun kişilerinin arasına katıldığı tek resimdir; ayna, kral ile kraliçenin görüntüleriyle birlikte, bizimkini de yansıtmak durumundadır.

Foucault, Kelimeler ve Şeyler’i yazmaya, İnsan Bilimlerinin Arkeolojisi'ni oluşturmaya bu noktadan itibaren başlamaktadır.

KAPAK RESMİ:Diego RodriguezdaSilvay Velázquez,
Las Meninas(1656), Madrid, PradoMüzesi.”


Fransızca aslından çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay

İmge Kitabevi

1 Eylül 2014 Pazartesi

Terzi


Kaderiniz pek yakışmış ne usta terzi
Sizin için biçilmiş bir ev ve mutfağı
Sizin için bayan tüm bu erkekler
Adam edecekler sizi, dünyanın kaç bucağını
Sizin için size ezberletecekler

Sizin için bayan tüm bu güzel bahçeler
Halılar ve battaniyeler sizin için
Ruhunuzun sürtünerek acıdığı yollarda
Zarif ve pürüzsüz kalsın diye ayaklarınız
Ama o da ne ki, hesapta olmayan
Ruhunuz cildinize nasıl da yapışmış öyle
Nasıl temizlenecek bedeninizden bunca sülük
Bunca iş ve bunca söz izi, konu komşu,
Eş dost… Başka yara neredeyse yok.