22 Ekim 2014 Çarşamba

Dua Saatleri

"O bir anlamda Novalis'ten bu yana en dindar şairdi, ama onun bir dini olduğuna emin değilim."
Robert Musil

"Keşke Almanca bilseydim." dedirtmeyen bir çeviri ile Prag’lı Rilke'nin başlıksız, birbiri peşi sıra gelen, hem bağımsız hem de bütüne sıkı sıkıya bağlı mısralarını okumak iyi geliyor insana. Tanrı'yla kah kavga eden kah ona yalvaran genç Rilke'nin Tanrısı da, kitabı okumama neden olan bir diğer etken. Dua Saatleri'nin satır aralarında Kilisenin inşa ettiği Tanrı'ya isyan ile  itaat  arasında bir bocalama durumu kendini gösteriyor. O'nu böyle sevmekte zorlanan, ne O’nunla ne de O’nsuz yapamayan Rilke, Kitabının birinci bölümü olan Rahip Hayatına Dairde Tanrıyla arasına örülmüş duvarları yıkmak istiyor.

Sen, komşu Tanrı, eğer senin bazen
Uzun gecelerden birinde, çalarsam kapını,
pek duymadığım içindir, nefes verip aldığını
ve bilirim: Yalnızsın o koskoca mekanda.
Olursa bir şeye ihtiyacın, yok ki kimse yanında,
Aranan ellerine bir bardak su sunacak:
Dinliyorum hep. Bir işaret ver bana.
Çok yakındayım sana.

Yalnızca incecik bir duvar var aramızda,
Nasılsa, çünkü çok mümkündür:
Ya sen bağırırsın ya da ben-
Yıkılıverir duvar
Hiç gürültü etmeden.

Oluşmuştur o senin resimlerinden.

Resimlerin, isimler gibi kapatır seni.
Ve parlayınca içimdeki ışık iyiden,
Tanır seni derin benliğim yeniden,
saçılıp dökülür, yaldız olur çerçevelerinde.

Ve duyularım, o çarçabuk yorulan,
kalır yersiz yurtsuz senden ayrılır.

Başlı başına bir arayış, Tanrı'yı anlamaya çalışma, onu olduğundan başka bir Tanrı'ya evrilmesi için ikna etme seansları… Kendi yazdığı yazgıdan dolayı insanları cezalandıran Tanrı'yı onaylamakta güçlük çekiyor, soruyor, mırıldanıyor huzursuz Rilke.

(…)
Bugün hızla yürür üstüne bir dünya tarihi
Acımasız bir mahkemenin önünde
Ve alnı düşer önceden alınmış kararın içine.

(…)
Kitabın ikinci bölümü olan Hacılığa Dairde, Tanrı’yı arayışı olgunlaşıyor.

Seni arayan herkes, arar yanlış yerde.
Seni bulanlar ise, seni bağlar
Bir davranışa ya da resme.

Bense kavramak istiyorum seni
Toprağın kavradığı gibi;
Ben olgunlaşırsam
Olgunlaşır
Senin dünyan.
(…)

Kilisenin, Tanrının üzerine örttüğü ve ona Kilisenin imajını giydirdiği örtüyü kaldırmaktan çekinmiyor Rilke. Haddi aşma pahasına yapıyor bunu. Zaman zaman, acaba hiç Kuran’la karşılaştı mı diye sorarak, onun Tanrısıyla Kuran’daki Allah’ın aynı olmadığını düşünerek okuduğum kitabın son bölümü, Yoksulluk ve Ölüme Dairdir. En etkileyici bölümler hep sona mı saklanır?

Fakirlerin evi bir çocuğun eline benzer.
Almaz o, büyüklerin istediklerini;
Alır süslü kıskaçları olan bir böceği,
Derenin şekil verdiği yuvarlak bir taşı,
Akan ince kumu ve ses çıkaran deniz kabuklarını:
Eller bir tartı aleti gibi durur havada
Ve gösterir en küçük bir alımı
Uzun iniş çıkışlarla her iki kefesi.

Daha önce Rilke okumadıysanız, okuma eylemine harcanacak tüm enerjiye ve çabaya değeceğini söylemeliyim, vesselam.







Rainer Maria Rilke
Yapı Kredi Yayınları
Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi
Çeviren: Yüksel Özoğuz


9 Ekim 2014 Perşembe

Adem'in Kelimeleri



"Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
Araf 19

Bir ağaç, insan hayatını değiştirebilir mi? Adem'inkini değiştirdi. Bizler tüm bu değişimin çocukları olarak, her şeyin bir ağaçla ile başladığını sanıyoruz. Oysa Adem'in sınavı cennette, ağaçtan da önce, toprağa ekilen tohum gibi ekilmişti içine.

Adem'e isimlerin öğretilmesi, tüm bu değişimin meyvesi oldu. Adem kendine Adem, Havva da kendine Havva dedi. Adem ellerinin ismini Havva'ya öğretti, Havva kendi ellerinin ismini Adem'e. Böylece Adem ve Havva bölmeyi öğrendiler. Kabil'e Kabil, Habil'e Habil diyerek çocuklarına bölmeyi ve bölünmeyi öğrettiler. Birbirlerini anlamak, birbirlerini tamamlamak için kullandıkları kelimeler, onların sürgünü oldu.

“O, ben demişti, ondan hayırlıyım, ateşten yarattın beni ve onuysa balçıktan halkettin.” (SÂD - 76)

İnsanın sınanışındaki sır belki de buydu. İnsan; sen, ben , o, bu, şu gibi kelimelerle algıladığı her şeyi bölerek öğreniyordu. “Aşağıda” ve “yukarıda” diyerek yeri ve göğü ayırıyordu, su ve toprak diyerek yeri ikiye ayırıyordu, güneş ve dünya diyerek uzayı... Tüm ayrımlar kelimeler sayesinde oldu ve ağacın meyvesi ikiye bölündü.

İnsanların birbirini anlaması, iletişim kurması için yaratılmış olan dil de bölündü. Biri denize 'derya' dedi diğeri 'bahr'. Sonra toplumlar bölündü. Toplumlar birbirine adlar vererek bölünmeye devam etti. Doğu ve batı diye ikiye bölündü dünya, bölündü birlik ve şimdi “bir” olmanın ne demek olduğunu hatırlamıyor insanoğlu.

“Her sorun, çözümünü de içinde barındırır.”


Kelimeler her ne kadar Adem'in sınavının tohumu olsa da, kurtuluşunun da tohumuydu. Adem kendi nefsine ve çocuklarına, öğrendiği bu kelimeler sayesinde “Emdiğiniz süt çiğ idi, içinde ak da kara da var idi, siz ak olanı seçin.” diyebilmişti. İçinde kendisine kötülüğü fısıldayıp duran sese “şeytan” diyerek onun farkına varabilmişti. İnsanoğlu içinde sürekli kötülüğe çağırıp duran şeytana “şeytan” diyemeseydi, böyle bir kelime olmasaydı sınavı mücadele olmadan kaybedecekti.

Hamd diyerek sabreden, şükür diyerek sevinen Ademoğlu için kelimeler önemlidir. Ne hayvanların, ne de bitkilerin böyle bir dile ihtiyacı yoktur; belki de bu sebepten, hayvan ve bitkilerin eşyaya hakimiyeti de yoktur. Hakimiyet insandadır.

“Bir tek söz ( bir telefon numarası, bir adres ya da bir insan adı) elde etmek için insanlara edilen işkenceleri düşünürseniz, bir şeyi adlandırmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun bir şeyi değiştirmek olduğunu görürsünüz.”

Jean Paul Sartre (Yazarın Sorumluluğu)

İnsan adlandırmakla tanımladığı şeyi parçalar. Parçalara ayrılan şeyle başa çıkmak böylece kolay hale gelmiş olur.

Atomu adlandırabilen insan, onu parçalamayı da başardı.

Her şey adlandırmakla başladı, öyle de devam ediyor. Ne tür bir sorunla karşılaşırsak karşılaşalım, önce onun adını öğrenmeye, ona sıfatlar takmaya çalışırız. Hastalığımızla iyileşmemiz arasında ilaçlar değil, hastalığımızın 'adı' yatar.  Hastalığınızın adını bilmekle hastalığı deşifre etmiş, onun zayıf taraflarını belirlemiş ve tedavi olma yollarını aramaya koyulmuş oluruz.

Düşmanınızın ismini bilmezseniz, onu yenemezsiniz. Allah'ın (C.C) Adem'e şeytanın adını öğretmesi, sayılamayacak nimetlerinden yalnızca biri. Ne kadar da sıradan, önemsiz gibi duruyor değil mi?

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara 168)



2 Ekim 2014 Perşembe

İrşad İmparatorluğu


bazı söz esnafı, akıl bezirgânları

bazı kalem efendileri, tutuyorlar ya fenerlerini
kafanın içine senin, a ruhum,
a kuzum, a beyaz fare,
sen içini daha iyi göresin diye sanma bunu.

kiminin elinde fener, kiminin çıra, kiminin çakmak,
ayaklarının uçlarına basarak
kafanın içinde boş arsa arıyor bunlar, boş arsa,
yükseltmek için orada
iskambil kâğıdından süslü bir mabet,
bir babil kulesi,
ve onun gölgesinde de sana,
çukurda, çöplükte bir mezar evi belki, o kadar,
ama tenha sahillerinde gönlünün
köşkler, yalılar, kendilerine
ve tepede bir beyaz saray…

kafanı boş bırakma öyleyse, a ruhum,
a kuzum, a beyaz fare
( ve sen de akıllı okuyucu, )
kafana sahip çık, kafanın içine,
gönlünün mülküne…
çimen çiçek ek, ağaç dik her yere,
boş arsa bırakma ikisinde de.

evin olmasın, ne çıkar,
yeter ki aklının sahibi sen ol,
yeter ki hayalhanenin çatısı gökkubbe olsun,
açık havada yatarsın, kuzum,
göğün gözlerine baka baka
açık havada, mis gibi.

ruhun acıkırsa, aklının kıyısında oturur
Tanrının yerde, gökte ve kitapta
senin için yazdıklarını, indirdiklerini
başkasına bırakmaz, kendin okursun.
aklın acıkırsa, kalbinin kıyısında  oturur
hayat ırmağında oltayla balık avlarsın,
şairlerin yaptığı gibi.

bunu başarırsan – sadece ‘okyanusun ötesinden’ değil
aklın da, imanın da, kitabın da ötesinden,
cehlin çamurlu çizmeleri,
nefsin histeri nöbetleriyle
ne irşat imparatorları volta atabilir
kafanın içinde senin,

ne tapınak şövalyeleri,
ne alamut dervişleri,
ne de her sahile bir köşk kondurmak için
halkın gönlünde boş arsa arayan
yatılı kalem efendileri adım atabilir
gönlünde En Büyük’e ayrılan
has odanın eşiğinden içeri…

8 Şubat 2014
‘Yoksullar ve Yalnızlar İçin Tezler’ Kitabı