19 Mart 2015 Perşembe

BALTA

Tezgahın üstünde yuvarlanıp yere düşen bir kavanoz, zaman tünelinde sıkışıp kalmışları bir havai fişek gibi fırlatıyor zihin göğüme. Yere saçılan incik boncuk ve tuzla buz olmuş cam parçaları, zaman kavramından soyutlandığım uzun bir ana dönüşüyor. Artık zihnimdeki direksiyon da, fren pedalı da benim kontrolümde değil. Ne kadar süre böyle kaldım bilmiyorum. Karşılaştığım anda halletmediğim, yerine koymadığım, bir kategori etiketi takmadım yığınla küçük iş, o an düşünmek istemediğim onlarca işitilmiş söz, iş güç arasında dikkat kesilmediğim mimik ve hareketler, zip dosyasından çıkmış ve masa üstüme açılmıştı işte.
Ertelemek, bir anlamda bırakıp gitmek demekti, öyle sanmaktı. Ertelenen her şeye bir iple bağlı olduğumu, her ertelemede ayağımın daha fazla ipe dolandığını şimdi idrak etsem de, içimde bastırdığım bırakıp gitme dürtüsü, düşünmeyi ertelediğim en eski, en uzun iplerden biriydi.
Bu dünyaya kazık çakmaya çalışmanın ne kadar aptalca olduğunu herkes söyler. Sürekli ayağıma dolanıp beni düşüren, bir dur, diyen bu ipin söyleyeceği daha çok şey olmalı. Dünyaya kazık çakmanın aptalcalığı üzerine üç beş aforizmanın ötesinde, biraz daha derine, asıl soruna dikkat çeken bir işaret fişeği dizimdeki yaralar, öyle sanıyorum. İpi her çektiğimde, karşıma çıkan Hz. İbrahim kıssası, Kehf mağarası, Nuh’un gemiyi inşası; unutmaya çalıştığım, belki de kaçtığım, kabullenmeyi ertelediğim bir sorumluluğu haykırıyor: Gitmek sorumluluğu.
Bir yere yerleşip kalmanın, belki itibar kazanmanın, eş dost arasında sevilmenin, sistemin çarklarına ayak uydurmanın vurduğu prangalardan söz ediyorum; alışmakla akmak arasındaki uyumsuzluktan, kariyerimizle birlikte büyüdüğümüzü sanmaktan, her eş ve dostun sevgisi ve ilgisiyle birlikte yavaş yavaş alıştığımız yere batmaktan, doğruları söylemekten çekindiğimiz her ilişkinin, terk etmekten korktuğumuz her semtin, hakkı haykırmaktan bizi alı koyan her taraftarlığın kalbimize çaktığı kazıktan.
Gerçekleri söyleme cesaretimizi kıran bir hayat tarzı bu. Söyleyemediklerimiz sayesinde bizi olduğumuz gibi kabul eden bir sistemin içinde, pedal çevirip hiçbir yere gitmeyen, ama gitmiş gibi efor sarf eden zavallılarız. Terimizle avunuyor, potansiyel seçkinliğimizle göz boyuyoruz. Gitmek, bu terle elde edilmiş ayrıcalıklardan vazgeçme gücü istiyor. Hz.  İbrahim’in kırdığı ilk put bu olmalı, Ashabı Kehf’in, sonra Nuh’un bir gemi gereksinimine olan inancı...
Kolay olmamalı, bu hiç kolay olmamalı.
Önce gitmek, ondan sonra balta.

2 Mart 2015 Pazartesi

AGON

“Mesela ‘kendime geldim’ diyen biri düşmanın yanına gitmekten bahsetmez.
İnsanın kendisi olması düşmanı tarafından asimile edilmesi değildir.”
Tolga İNSEL

Bizler, sınırlı bir toprak parçasına hapsedildik. İhtiyacımız olan şeyleri, o toprak parçası sayesinde karşılıyoruz. O toprak parçasıyla büyüyor, o toprak parçasıyla birlikte ölüyoruz.  Bizler, içinde yaşadığımız toprak parçası hakkında farklı emellere sahip olabiliyoruz. Her birimiz, o toprak parçasını kavuşturacağımız hedeften farklı faydalar amaçlıyoruz. Kendi aramızdaki çatışmaların en başat sebebi bu.  Ben, toprak parçasını okumaya sevk ederek entelektüel seviyemi artırmayı hedefliyorum.  Ama bazı arkadaşlar bu önemli eylemi küçümseyip komşu toprak parçalarıyla içip sarhoş olmayı toprak parçasının yararına olacağını, üzerindeki gerilimi atacağını ve çalışmak için motivasyon bulacağını iddia ediyor.
Aramızda çatışırken toprak parçasının omuzlarının düştüğünü, diğer toprak parçalarına göre ufaldığını gözlemliyorum. Eğer arkadaşlara izin versem, sesimi çıkarmasam, içinde yaşadığımız bu yegane, kıymetli, tek yaşam kaynağımız olan bu toprak parçası hastalanacak, amaçsız bir araca dönüşecek ve ne bizim ne de diğer toprak parçalarının işine yarayacak. Giderek çölleşecek. Arkadaşlara izin veremem. Onlar henüz bu gerçeğin farkına varmamış olabilirler. Bu toprak parçasını kaybedersek, gideceğimiz başka toprak parçaları olmayacak, onların her birinin kendisi için çalışan, üreten bireyleri var. Yabancıları kabul etmemelerinden daha doğal ne olabilir? Bu toprak parçasını kaybedersek, biz de onunla birlikte yok olacağız. Hayır, buna izin veremem. Bu uğurda arkadaşlarla tek başıma savaşmam gerekse bile, buna izin vermeyeceğim.
Toprak parçamızın izlediği bir filmi hatırlıyorum. Tıpkı bizim sahip olduğumuz gibi bir toprak parçaları vardı adına vatan dedikleri. Tıpkı bizim gibi, vatan’daşları vardı. Bir grup vatandaş, vatanları için bir hedef düşlemişlerdi. Tıpkı bizim gibi. Başka bir grup da, başka bir şeyi hedeflemişti. Aynı toprak parçası içinde, vatanlarının iyiliği uğruna birbirleriyle çarpıştılar. Her grup diğer grubu hainlikle suçluyordu. Şu toprak parçamızın yaşadığı şeyler, bizim yaşadıklarımıza benzemiyor mu? Her grup kendini haklı görürken, şu tek parça olan vatan ya da toprak parçası dile gelip neden bizlere dur demiyor? Kendi için iyi olana neden kendisi karar vermiyor? Her bireyin, bütün için koyduğu hedefe doğru, toprak parçasını bir halatla sürükleme hakkı var. Herkes bir tarafa çekiyor bir çareyi. O halde nasıl olmalı? Hem toprak parçasını hem de onu kullanan bireyleri/vatandaşları için en faydalı işleyiş nasıl olmalı?
Aslında bu o kadar basit bir soru değil. Basit olmayan her sorunun basit cevapları vardır. Beyinler basit çözümler için yetersiz kalıyor ne yazık ki, bu soru beni aşıyor. Bu konuda sağduyu arkadaşıma referans olabilirim. Eminim, bu sorunu çok basit ve doğallıkla çözüme kavuşturacaktır.