30 Nisan 2015 Perşembe

Karakter Aşınması

Okumayı bitirdiğimde ikinci kez okumaya karar verdiğim nadir kitaplardan Karakter Aşınması. Yaşam öyküleriyle, tarihle, fabrika imgeleriyle kapitalizm ve karakter üzerine yapılmış tartışmalarla; kapitalizmin evrimini ve bu değişikliğin insan yaşamına, değerlerine, karakterine yaptığı etkiyi tartışıyor Richard Sennett.

Genelde okuduğum kitapların altı çizili satırlarını paylaşmayı, kitap hakkında fikir vermesi açısından iyi bir yöntem sayarım ancak bu kitaptan alıntılar paylaşmayacağım. Altı çizilmiş her bir satır bir önceki satırla ya da bir önceki anlatılmış yaşam öyküsüyle bağlantılı, yahut bir sonraki yaşam öyküsüne bir bakış kazandıracak ek bilgi niteliğinde çünkü. Alıntılanacak satırların burada sergileyeceği yalın hal, kitap hakkında vermesi gereken fikri vermeyebilir. Bu açıdan bütüncül bir kitap, onu parçalara ayırarak okumak imkansız. 

Richarde Sennett, karakteri oluşturan öğelerin;  ekonomiden ve iş hayatının işleyişinden bağımsız olgular olmadığını söyleyerek, eski kapitalizm ile esnekliğe evrilen yeni kapitalizmin insan karakterine, komşuluk ilişkilerine, aile hayatına yansımasını işliyor kitabında. Kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isterseniz; Marmara Üniversitesi Din Psikolojisi anabilim dalında yüksek lisans yapan öğrencilerin Modern Psikiyati dersi hocası Prof. Kemal Sayar'ın gözetiminde hazırladıkları konu ve kitap sunumlarının yer aldığı bir blogu incelemenizi ve kitabı mutlaka okumanızı öneririm. 

Kitabın arka kapağında yer alan tanıtım yazısı ise şöyle:

Yeni ekonomik düzenin büyülü sözcüğü "değişim"in doğası nedir, insanlara nasıl yansıyor? Her zaman kısa vadeye endeksli bir ekonomide kişi nasıl kalıcı değer ve hedeflere sahip olabilir? Her an parçalanan veya sürekli yeniden yapılanan kurumlarda, kişi kendi kimliğini ve yaşam öyküsünü nasıl oluşturabilir?

Küreselleşme olgusunu makro düzeyde inceleyen birçok kitap yayımlandığı halde, bu sürecin mikro düzeyi, insan karakteri üzerindeki etkileri pek az incelendi. Richard Sennett, Karakter Aşınması'nda bunu yapıyor. Ona göre sermayenin, günümüz ekonomisinin bütün dünyaya yayılmış dalgalı denizlerinde "hızlı kar"ın dışında bir başka amacı yok; şirketlerini piyasadaki anlık değişimlere müdahale edecek biçimde esnekleştirip, yeniden yapılandırıyor. Kişilerden sürekli kendisini yenilemesini, seyyar olmasını, risk almasını, rekabet becerisini geliştirerek yırtıcı bir karakter edinmesini, takım çalışmasında uyumlu olmasını bekliyor. Ancak eski kapitalizmin rutin ve monoton yapısına karşı savunulan bu politikaya yakından bakıldığı zaman sadece eski iktidar yapılarının rengini değiştirdiği görülüyor. Çalışanlar için esnekliğin anlamı ise yaşam boyu iş güvencesinin yok olması; sürekli iş ve şehir değiştererek yön duygusunu yitirmek; istikrarlı işlerin yerini geçici projelere bırakması ve bir işten diğerine, dünden yarına sürüklenen yaşam parçacıklarından beslenen, rekabetin körüklediği "güvensizlik" ve "kayıtsızlık" duygusu... Ve bir de karakter aşınması... Oysa insan karakteri, duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli olması ve başkalarıyla girdiğimiz ilişkilere yüklediğimiz etik değerler üzerinden gelişir. Karakter, içsel bütünlük, ilişkilerde karşılıklı bağlılık ve uzun vadeli bir hedef için çaba harcamak biçiminde kendini gösterir. Yeni kapitalizm ise güvenmeyi, bağlanmayı ve uzun vadeli planlar yapmayı karlı bulmaz, reddeder.
Sennett Karakter Aşınması'nda gelişmiş bilgisayarlarla üretilen ekmeğin kalitesinden çok, ekmeği yiyenlerin hayatına bakıyor ve soruyor: "Bu sistem insanın yaşamına değer ve anlam katıyor mu?" Ve ekliyor "değişim, kitlesel ayaklanmalarda değil, ihtiyaçlarını birbirleriyle paylaşan insanların arasında, toprakta yeşerir. İnsanları birbirleri için kaygılanmaz hale getiren bir rejimin, meşruiyetini uzun süre koruyamayacağından eminim."


21 Nisan 2015 Salı

Pasif Meşrep

Bir silah kuşanır gibi

Kuşbakışı bakıyorum yüzüme

Çelik rengi bir zırh, donuk

Toprak rengi benler yayılıyor coğrafyama

Hüzünden öte bir kazancım yok

Beni açan, kapatan

Yaralayıp duran sözlerimden başka

Silahtan üryan

Taşıdığım bir anlam yok

Pasif meşrep bir mücadele

Kendime yürüdüğüm kendimle üşüdüğüm

Hiç var olmamışlığa ayak direyerek

Nereye kadar bu kaçış ölümden

Hiçbir bağını çözmeden düğümlenmişin

Damla damla sulamadan çölü

Bir nehir ikiye bölüyor ömrümü

Meşrebimin yüzde yirmisi Müslüman

Sen karşıya geç Rabbinle

Ah, dibe çekiyor beni yüzde seksen

Nereye kadar bu kaçış bir iş görmekten

Omuzlarım çöküyor anlamsızlığın yükünden

Ah, aranızda dolanıyorum var olmaya aday

Zırhlar kuşanıp, zırhlar dökünen

Ben, yüzde yirmi Müslüman

Yüzde seksen cesaret edemeyen.


Sürekli Ergenlik

Çetin mücadelelerle dolu bir savaştan farksız hayatlarımız. Çocuklarımızın geleceğini kazanmak için, sistemin mecbur bıraktığı cephede zorunlu askerler olarak görev yaparken, bir yandan da, o mücadele içinde ihmal ettiğimiz sorumluluklar yüzünden, bir cephe daha açıyoruz evlerimizde, oturma odalarımızda. Yorgunluğun verdiği rehavetle biraz daha yükseltiyoruz insana yaslanan duvarlarımızı. Rüyalarımızda uçtuğumuz günler de geride kaldı. Kendi ağırlığımızın bin katı yük yükleniyor ve dik duruyoruz. Çok cepheli savaşımızda elde ettiğimiz zaferler, ruhumuzdaki o hiç doymayan mideye bir dilim daha atarken, tek cephede sürekli olarak kaybediyoruz: kendimizi.
Bu kadar mücadele arasında kendisiyle nasıl savaşabilir insan? Soruyu daha doğru bir şekilde soralım: Bu kadar mücadele arasında insan kendisiyle nasıl barışık olur?
Savaşta güç kadar strateji de önemli. Tüm enerjimizi savaş alanı olarak gördüğümüz hayatın günlük işlerine harcarken, ne aklımız strateji üretebiliyor, ne de bu koşuşturmada bedenlerimiz dinç kalıyor. Düşmanı alt etmeye odaklanmak, kaybeden/kazanan ikileminde kalan insan için asla kendisinin kazanamayacağı bir savaşta kendinden taraf olmak demek.
Her savaşın insanlığın (!) yararına bir icada sebep olduğunu düşünürsek, kişinin kendiyle savaşının yegâne ürünü kişisel gelişim kavramı olsa gerek, hem de yine insanlığın (!) yararına olduğu iddiasını yüklenerek. “Kendimi seviyorum, kendime rahat bir yaşamı seçiyorum, kendimi bağışlıyorum…” Yine kişisel gelişimin bir uzantısı gibi görünen “genç kalmak, sağlıklı yaşamak” gibi sloganlarla, beton ormanların arasına yer yer serpiştirilmiş koşu ve park alanlarında yükselen yeni bir cephe daha açıyoruz kendimize. Savaşımızı bedenlerimiz üzerinden sürdürmeye devam edeceğiz anlaşılan. Sokaklarda takım elbise yerine eşofman ve spor ayakkabıyla dolaşarak, “sağlıklıyım, yaşlanmayacağım” diye mesaj gönderiyoruz kendimize, çevremize, evrene. Yaşam biçimlerinin kolayca birer ideolojiye dönüştüğünü göz önünde tutarsak, en sağlıklı ideolojiyi keyifle tüketeceğiz anlaşılan. Kapitalizmin bir cilvesi olarak sürekli ergenliği arzulayacağız.

kanımız yoğunlaşırken damarlarımızda
korkma, ağaçlar da dökülüyor tepelerden
biçimsizliğe evriliyor şehir, su, ova
gökdelen gökdelen ağarıyor gökyüzü

kaskatı kesilmiş yeryüzünün
taş gibi kadınları taş gibi adamları
koşuyorlar yeni bir ergenliğe
dünyanın ihtiyar göbeğinde



Güvenlik Duvarı

Yüzlerce bulut geçiyor gökyüzünden. Gözlerimi yukarıya diktiğimde, resmi her an değişen  bir tuvale bakıyorum. On dakikada bir duyduğum uçak sesi, korkan çocukları hatırlatıyor. Akan kanın duracağına olan inancımı yokluyorum, şükür ki hala orda, zayıflamış, bitkin.
Yağmurdan içeriye kaçan sinekler gibi kaçıyorum sosyal medyadan, haber kanallarından. En az kafa kesen örgüt kadar vahşi bir üslubu kuşanmış öfke ve alay ifadeleri, silahın ucuna geçirilen süngü gibi her yanımıza batan ihanet, varlığını, kendi gibi olmayanı yok saymaya, yok etmeye adamış sloganlar, hoyratlığa hayret etmekten usandırıyor bizi.
Başka bir dünya mümkün mü diye sormaktan alamıyorum kendimi.
Her sabah, lastik kapanlarının üzerinden geçen arabalar görüyorum; işe giriş çıkışlarımızı kayıt altına alan turnikeleri, her yana asılmış uyarı levhalarını, sıkışan trafikte birbirlerine çıkışan insanları, kaldırımlara uyuyan bebekleriyle oturup dilenen kadınları. İnsanı kalabalık meydanlarda tek başına ağlayan bir çocuğa yardım etmekten alıkoyan güvensizlik tedirgin etmeli bizi, rahatsız etmeli. Her an davranışlarımızı düzenleyen yazılı-yazısız kurallarla, güvenlik kameralarıyla, insanı insandan koruma iddiasında bulunan bu düzen, yüzümüzün karası değil mi?
Yaya kaldırımının üzerine park eden araçlara engel olmak için yaya geçidi önüne kapanlar kurulmadan, kaldırımlarda iki kişinin yan yana yürümesine olanak vermeyen dükkan önü tezgahlar için yasa çıkmadan (belki de çıkmıştır), kuyruklarda öne geçmek için bin türlü yalan söyleyen insanlar belirlensin diye bankolara yalan makinesi takılmadan, sırf Suriyeli diye çok kötü şartlara haiz bir depoya 300 Tl kira isteyen mal sahibine vicdan şarj eden cihaz takılmadan, bir kadının yaptığı uygunsuz davranıştan tüm başörtülü kadınları sorumlu tutanlara izan aşısı yapılmadan önce, insanlığımızı aklayabilecek miyiz?
İnsanı insandan koruyan yasalar insanlık için yeterince utanç verici değil mi?
İnsan eliyle kurulmuş sistem; dilimize, üslubumuza doğru çöküyor. İnsanın insanlıktan çektiği zulmü,  yine insan durduracak.
Zayıf da olsa bir umut var. Şükür ki hala orda, zayıflamış, bitkin.